​Eylülün hafif serinliği şehre düşer düşmez, evlerdeki o tanıdık telaş da başlar. Vitrinler rengârenk defterler, sırt çantaları ve kalem kutularıyla dolarken, anne babaların yüzündeki tebessümün arkasında sessiz bir hesap kitap süreci işler. Önümüzdeki hafta okullar kapılarını açıyor; milyonlarca çocuk, öğretmen ve veli için yeni bir maraton başlıyor. Peki, elinizi vicdanınıza koyup soralım: Gerçekten bu maratona hazır mıyız?

​İşin sadece ders zili çalmaktan ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. Madalyonun bir yüzünde çocukların heyecanı dururken, diğer yüzünde daralan bütçeler, bitmek bilmeyen masraflar ve eğitim sistemimizin kronikleşmiş sorunları var.

​Masrafların gölgesinde yeni eğitim yılı

​Bugün bir velinin karşısına çıkan tablo, sıradan bir alışveriş listesinden çok öte. Kırtasiye enflasyonu, bir ailenin bütçesini zorlayan en büyük eşiklerden biri haline geldi. Kaleminden defterine, boyasından okul kıyafetine kadar her kalem el yakıyor. Daha da vahimi, "kayıt parası" veya "bağış" adı altında devlet okullarında bile velilerin kapı kapı dolaştırılması, eğitimde fırsat eşitliği ilkesini zedeleyen en büyük yaralardan biri.

​Eğitim bir hakken, okula başlama maliyetlerinin bu kadar yüksek olması dar gelirli aileler için büyük bir kabusa dönüşüyor. Çocuğuna eksiksiz bir çanta hazırlayamamanın yarattığı o sessiz vicdan azabı, hiçbir velinin omuzlamaması gereken ağır bir yük.

​Sadece çanta değil, zihinler ve kalpler de hazır mı?

​Madalyonun pedagojik ve insani boyutu da az buz değil. Tatil modundan çıkıp erken saatlerde uyanmaya çalışan çocuklar, yaz boyunca yorulan öğretmenler ve okul-veli ilişkilerindeki hassas dengeler...

​Uyum haftası denilen süreç, sadece ana sınıfı veya birinci sınıfa başlayan minikler için değil, tüm eğitim paydaşları için bir adaptasyon sınavı. Öğretmenlerin motivasyonu, okulların fiziki hazırlığı, velilerin okul yönetimiyle kurduğu diyalog... Ne yazık ki birçoğumuz bu sürece hazırlıksız, günü kurtarma refleksiyle giriyoruz. Oysa okul, sadece bilgi aktarılan bir bina değil; çocukların ruhsal ve sosyal olarak güven içinde büyümesi gereken ortak bir yaşam alanı.

​Peki, neler yapabiliriz?

​Bu tablo karşısında pes etmek ya da sorunları görmezden gelmek lüksümüz yok. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde atabileceğimiz somut adımlar var:

​Dayanışma ağlarını güçlendirmeliyiz: Okul aile birlikleri ve yerel inisiyatifler, durumu iyi olmayan aileler için "askıda kırtasiye" veya "ikinci el ders kitabı/kıyafet" kampanyalarını sistematik hale getirmeli. Hiçbir çocuk, arkadaşından eksik malzeme taşıdığı için boynunu bükmemeli.

​Şeffaf ve adil yönetim: Okullardaki maddi talepler konusunda şeffaflık şarttır. Veliye dayatılan haksız masraflar yerine, devlet desteğinin ve yerel yönetim katkılarının doğru yönlendirilmesi için sivil toplum olarak daha çok ses çıkarmalıyız.

Sağlıklı iletişim köprüleri kurmalıyız: Veli ile öğretmen arasındaki ilişki, "suçlayıcı" değil, "paydaş" temelinde kurulmalı. Öğretmenlerin yükünü azaltmak, velilerin de okul süreçlerine yapıcı katkı sunması çocukların başarısını doğrudan etkiler.

​Çocukların ruhsal uyumuna odaklanmalıyız: Sınav ve ders kaygısından önce, çocukların okula aidiyet duygusunu geliştirmeliyiz. Onları dinlemek, yaz tatilinden okula geçişteki kaygılarını anlamak en büyük önceliğimiz olmalı.

​Zil çalacak, koridorlar yine çocuk cıvıltılarıyla dolacak. Temennimiz odur ki, bu cıvıltıların arkasında kaygıların, yoklukların ve adaletsizliklerin gölgesi kalmasın. Çünkü bir ülkenin geleceği, çocuklarının sınıfta hangi şartlar altında oturduğuyla doğrudan ilgilidir.

​Yeni eğitim-öğretim yılının; her zorluğa göğüs geren fedakâr öğretmenlerimize, evlatlarının geleceği için unuttukları tebessümleri yeniden yüzlerinde taşıyan kıymetli velilerimize ve gözlerinde umut parlayan tüm öğrencilerimize aydınlık bir geleceğin kapılarını aralamasını diliyorum.