Şimdi meselenin can damarına geliyoruz. Müderrisin, vaizin, müftünün, imamın ve kadının buyurganlığı, çoğu kez zannedildiği gibi otoritelerinin fazlalığından değil, otoritelerinin cinsinden doğar. Onların otoritesi kendilerine dışarıdan verilmiş, kurumsal ve şartlı bir otoritedir ve dışarıdan verilen her şey, her defasında yeniden kazanılmak zorundadır.

Burada dağılım kişinin sahip olduğu değerlerden, özel niteliklerden kaynaklı ayrıcalıklar değildir; çünkü aldığı icazet bir kağıttır ama etkilidir. Verilen makam ise bir atamadır, liyakate bakılmaksızın olabilen tayindir. Kendisine tahsis edilen ve gösteri alanına dönüştürebileceği kürsü bir tahsis, giyince herkesten ayrışan ve içindeki kişiye karizma kazandıran cübbe de bir alamettir. Bunların hiçbiri, sahibinin iç halinden, manevi yaşantısından neşet etmeyen payeler, mevki ve makamlar olup ona bir merci tarafından görevi icra gereği takdim edilmiştir. Böyle bir otorite, ne kadar sağlam görünürse görünsün, kendisini, elde ettiği bu meşruiyeti konuştuğu anda yeniden tesis etmek mecburiyetinde hisseder. Zira kürsüye çıkan adam, kürsünün kendisine ait olduğunu cemaate her vaazında, her hutbesinde yeniden ispat etme gereği duyar. Ses, işte tam bu noktada yükselir çünkü yüksek perde, kabul edilmiş bir otoritenin değil, kabul ettirilmeye çalışılan bir otoritenin yankısıdır.

Max Weber’in meşru otoriteyi geleneksel, karizmatik ve rasyonel-yasal diye üçe ayıran tasnifi burada yalnızca bir çerçeve olarak ele alınır. Kurumsal-yasal otorite şahıstan bağımsız olup gücünü tayin edildiği makamdan alır, yani bu otorite kişiye ödünç olarak verilir. Karakteri gereği ödünç alınan gücün kendini ispat etme ihtiyacı ile birlikte, gücün sahibine minnet borcu da vardır.

Bu borcun psikolojideki karşılığı nefstir. Tasavvufun önemli uğraşı olan kesr-i nefs, yani nefsin kırılması, tam da bu ispat ihtiyacının kırılmasıdır. Yüksek sesle, ısrarla ve azarlayarak konuşmak, farkında olunmadan bir benlik iddiası taşır. Bu iddia kitle tarafından dinlenilme, cemaate üstün gelme, onlara tesir etme ve kendini gösterme arzusudur. İddia daima yüksek perdeden konuşur, çünkü iddianın delili yoktur; delili olsaydı iddia değil, beyan olurdu. Ancak bu gelenekte iddianın insanların günahını, hatasını, kusurunu saymak suretiyle “itham etme” gibi başka bir vechi daha vardır. Ve finalde de iddia, itham akabinde yargılamayı getirir.

Aslında birinin günahını yüzüne vurup onu azarlamak, farkında olunmadan bir mevzilenmedir. Bu mevzide ben doğru yerdeyim, sen yanlış yerdesin kararını yine kürsü sahibi vermektedir, o da “BEN”im. Bu yer, elde ettiği bu konum nefse hoş gelir, çünkü azarlayan, azarlarken hem kendi doğruluğunu tescil eder ve hem de üstünlük elde ettiği için ayrı bu durumdan açık-gizli bir haz alır. Kur’an-ı Kerim bu tuzağı açık ve net bir dille teşhir eder: “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hem de Kitab’ı okuduğunuz halde. Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara 44). Ve daha keskini: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebep olur” (Saf 2-3).

Asıl sarsıcı ölçü ise, ispat yükünün en önce Hz. Peygamber’in omuzlarından bizzat Allah tarafından alınmış olmasıdır. Allah Teâla bunu: “Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Öyleyse tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver” (Kaf 45). Ve: “Sen ancak bir hatırlatıcısın. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin” (Ğaşiye 21-22). Bir başka ayette soru daha da dokunaklıdır: “Sen insanları mü’min olsunlar diye zorlayacak mısın?” (Yunus 99).

Şimdi düşünelim;

Buyurganlık, kendisine “sen zorba değilsin” denen bir Peygamber’in ümmetinde nasıl bir kürsü diline dönüşebilmiştir? Cevap açık olduğu kadar üzücüdür. Bildiğiniz gibi nübüvvet ispat gerektirmezdi, çünkü nübüvvetin delili sahibinin üzerindeydi. Ama nübüvvetin varisi makamlar, o delilden mahrum kaldıkları ölçüde yüksek sesi, topluluğa bağırmayı delil yerine kabul etmişlerdir. Dolayısıyla delilin zayıfladığı yerde sesin yükselişi kaçınılmaz olur. Bu, kürsünün değil, kürsüyü dolduramayanın yazılmamış öyküsüdür.

İmam Gazalî, ulemayı ahiret uleması ve dünya uleması olarak ikiye ayırır. Dünya ulemasının alameti, ilmi bir mevki, bir itibar ve bir kabul vasıtası kılmasıdır. İlim kabul vasıtası kılındığında ise âlim, ilmini değil kendini savunur hale gelir. Tabii ki kendini savunanın sesi tabiatı gereği yükselir, olmayınca daha da yükselir.

Yunus Emre o meşhur, “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, Halka müderris olsa hakikatte asidir.” mısraı ile meseleyi bir cümlede bitirir. Yunus burada müderrisliğin kendisine değil, kendini ispat eden müderrisliğe (‘Molla Kasım’lığa) itiraz eder. Kürsüyü, ilmi değil, kürsüyü ve ilmini benlik makamı sayan bakışı eleştirir. Buna mukabil nübüvvet usulü tam tersidir:

Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin…” Nefret ettirmek, ispat etmeye çalışanın kaçınılmaz akıbetidir; çünkü kendini ispat eden, karşısındakini ister istemez ispatının nesnesi haline getirir. İnsan nesneleştiğini hissettiği anda içten içe kapanır, savunmaya geçer ve en kısa yoldan kaçacak bir aralık arar.

İspatlıdır ki bağırma dikkati toplamaz, dağıtır; dikkati toplayan, toplayan sükunettir, sesin kulak tırmalamayan tonudur. Bu, tecrübeyle sabit olduğu kadar, dördüncü bölümde göreceğimiz üzere bizzat nas ile de sabittir.

Devam edeceğiz inşAllah.