Almanya’da AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde elde ettiği çarpıcı oy oranı tüm Batı dünyasında şok etkisi yarattı. Bu, sadece bir iç politika gelişmesi değil, Batı dünyasının uzun süredir içinde kıvrandığı derin bir düşünce krizinin yansımasıdır.
Bugün gerek Amerikan gerekse Avrupa medyası, bu yükselişi "göçmen karşıtlığı" veya "ekonomik istikrarsızlık" gibi dönemsel ve yüzeysel sonuçlar üzerinden okuma hatasına düşmektedir. Oysa ekonomi politikadan, politika ise düşünceden bağımsız değildir.
Karşı karşıya olduğumuz tablo, salt bir cüzdan ya da sınır güvenliği krizi değil; temelleri felsefi olarak derin bir "düşünce krizinin" sonucudur. Zira düşüncenin üretilemediği, kavramsal derinliğin kaybolduğu ve diyalogun tıkandığı o karanlık boşlukta, "ötekileştirme" ve "düşmanlaşma" dinamikleri gelişir.
Dr. Bekir Tank iki hafta üst üstte "doğruhaber" sitesinde Avusturya’da yaşanan insan hakları ihlallerini yazdı. Hâlbu Avusturya bundan 35 yıl önce, 28 Şubat’ın yasakçı zihniyeti nedeniyle okuyamayan dindar kızların eğitimlerini tamamladığı özgür bir ülkeydi. 35 yıl sonra, batının geldiği yer, düşünsel yeteneğini tüketmiş, kitlelere entelektüel bir umut sunamayan felsefi bir boşluk yaratmıştır.
Düşünce Boşluğu ve Düşmanlaşmanın Mekaniği
Siyaset felsefecisi Hannah Arendt, totalitarizmin ve toplumsal radikalleşmenin temelinde "kötü niyetten" ziyade, bireylerin ve toplumların "düşünme yetisini kaybetmesini" görür. Düşünce üretimi durduğunda, insanlar karmaşıklaşan dünyayı anlamlandırmak için felsefi ve rasyonel araçlardan mahrum kalırlar. Bu felsefi boşluk, kitleleri klişelere ve insan doğasının en ilkel dürtüsü olan "dost-düşman" ayrımına iter.
AfD’nin başarısı, rasyonel bir düşünce ikliminin değil, kurgulanmış korkuların ve entelektüel tembelliğin eseridir. Toplumu ileriye taşıyacak ufuk açıcı bir düşünce üretilemediği için, kitleler kendi kimliklerini bir "düşman" üzerinden inşa etmeye yönelmektedir.
Siyasetin Rasyonellikten Çıkışı
Batı rasyonalizmi ve liberal felsefe, toplumsal uzlaşı üzerine kuruludur. Ancak düşünce krizi yaşandığında siyaset, Habermasçı bir "iletişimsel eylem" alanı olmaktan çıkar ve Carl Schmitt'in tanımladığı o tehlikeli, radikal sınıra kayar: Siyaset, bir uzlaşı alanı olmaktan çıkar dost ve düşmanı ayırma mücadelesine dönüşür.
AfD ve benzeri yapılar, Batı siyasetindeki düşünsel kısırlığı ve felsefi tıkanıklığı çok iyi manipüle etmektedir. Rasyonel ve yapısal çözüm önerileri sunmak yerine, toplumun varoluşsal korkularını tetikleyerek siyaseti rasyonel bir tartışma zemininden koparmaktadırlar.
Hegelci bütüncül bir perspektifle bakarsak; toplumsal bilincin krizde olduğu bir dönemde, o bilincin ürettiği ekonomik ve politik kurumların sağlıklı kalması imkansızdır. Batı, kendi yarattığı modern dünyaya artık felsefi bir anlam yükleyememekte, insanlığa yeni bir ufuk çizememektedir.
Toparlayacak olursak: AfD'nin Saksonya-Anhalt’taki seçim başarısı, Avrupa'nın sadece sağa kaydığını değil, asıl olarak düşünsel bir çölleşmeye doğru sürüklendiği anlamına gelmektedir.