Hiçbir hayvan cumanın ne olduğunu bilmez. Hiçbir bitki, hiçbir okyanus... Dünyada hiçbir şey "hafta sonu" kavramını anlamaz.
Neredeyse hepimiz, bir zamanlar hiç var olmayan bir şey yüzünden tükenmiş hissettik. Bir zaman çizelgesinin içine doğduk ve bize bunun hayatın işleyişi olduğu söylendi. Bir yerlerde hep birlikte, sorgulamadan kabul etmeye karar verdik.
Bütün cevaplara sahip olduğumu söylemiyorum. Gerçek şu ki, ister istemez hâlâ o çizelgenin içinde yaşıyoruz.
Ama bir süre dışarı çıktığınızda bir şeyin değiştiğine inanıyorum. Biraz hava alın. Mümkünse bir ormana yürüyün. Ayaklarınız çimene değsin ara sıra.
Hayat, haftada beş gün üretim yapmak için tasarlanmış bir makine olmadığınızı kısaca hatırladığınızda, o kadar yorucu hissettirmeyi bırakıyor.
Her şeyi çözdüğünü vaat etmiyorum. Ama sandığımızdan çok daha fazla yardımcı oluyor.
Hayatımızda sessizce kabul ettiğimiz yalanlardan biri şu: yıllarımızı birinin ne kadar çabaladığımızı, ne kadar yük taşıdığımızı ve dünyaya gösterdiğimiz her şeyin altında ne kadar yorgun olduğumuzu fark etmesini bekleyerek geçiriyoruz.
Çoğu zaman kimse fark etmiyor. İnsanlar acımasız olduğu için değil; herkes kendi mücadelesinin altında gömülü olduğu için başını kaldırıp bizimkini göremiyor.
Bir yerlerde bize bir vaat verildi: onlarca yıl çok çalış, gençliğini ver, sevdiklerinle geçireceğin zamanı ver, özgürlüğünü ve hayallerini ver ve tüm bunlardan sonra nihayet hayatın tadını çıkaracaksın.
Kimse size "bir gün"ün aslında neye benzediğini söylemiyor.
Çoğu insan o bitiş çizgisine ulaştığında yetmişli yaşlarındadır. Bedenleri yıpranmış, sağlık sorunları sinsice yerleşmiştir. Bir zamanlar acı çekmeden seyahat etmelerini ya da yeni bir şeyin peşinden gitmelerini sağlayan enerji çoktan gitmiştir.
Geriye küçük bir zaman penceresi kalır. Artık özgürlük bile değildir; yaş, ilaçlar ve ertelediğiniz her şeyin pişmanlığı tarafından geri tutulursunuz.
Zaman, hayatın bize verdiği nihai para birimidir ve yol boyunca çoğumuz onu gerçek yaşamak dışında her şeye harcamayı öğreniriz.
Çoğumuzun düşünmekten kaçınmaya çalıştığı bir şeyi hatırlatayım: iki yüz yıl sonra hiçbirimiz hayatta olmayacağız. Kimse isimlerimizi, başarılarımızı, başarısızlıklarımızı ya da başkaları ne düşünür diye denemeye korktuğumuz şeyleri hatırlamayacak.
Birileri kendinizi geliştirmeye çalıştığınız veya önemsediğiniz bir şeyin peşinden gittiğiniz için sizinle dalga geçiyorsa, o kişi hiçbir zaman sizin tarafınızda olmamıştır.
İşte acı veren ama tamamen doğru olan kısım: siz denemeye çalışırken size gülen aynı insanlar, siz gerçekten başardığınızda kutlamaya gelen ilk kişiler olacaktır. Sizi kendiniz bildiğiniz gibi bilmiyorlar. Hiç bilmediler.
Oturup düşünmeye değer gerçek soru basit: Gülünmekten korktuğunuz için hiç denemediğinizi bilerek, bir gün pişmanlıkla bakmak ister misiniz?
İşte bu yüzden kimse bizim mücadelelerimizi, bizim istediğimiz gibi önemsemiyor aslında. Herkes aynı korkunun kendi versiyonuyla tükenmiş durumda; yargılanma korkusu, boşa harcanan zaman korkusu ve sonunda önemli olduğunda elinde hiçbir şey kalmayacak kadar hayatını çalışarak geçirme korkusu.
Hepimiz bir savaş veriyoruz ve çoğumuz kendi savaşımızdan o kadar yorgunuz ki başkasınınkini fark edemiyoruz.
Türkiye, 2026-2035 dönemini "Aile ve Nüfus On Yılı" olarak ilan etti. Bu kapsamda aile yapısının güçlendirilmesi, evliliğin teşviki ve doğurganlığın desteklenmesi stratejik öncelikler arasında yer alıyor.
Peki neden?
Çünkü Türkiye'de doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1'in çok altına düşerek 1,42 seviyesine geriledi. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı, bu durumu "milli güvenlik ve gelecek sorunu" olarak nitelendiriyor.
Daha çarpıcı bir veri: Türkiye'de hanelerin yüzde 57'sinde hiç çocuk bulunmuyor. Bakanın ifadesiyle: "Hanelerimizin yarısından fazlasında çocuk sesi duyulmuyor. Bu tablo toplumsal yapımızdaki sessiz dönüşümü gösteriyor."
İşte yukarıda anlattığım o "kimse görmüyor" gerçeği, burada devasa bir toplumsal krize dönüşüyor.
İstanbul'da genç bir çift düşünün. Evliliklerinin üzerinden birkaç yıl geçmiş. İkisi de çalışıyor. Ayın başında maaş yatıyor, ayın sonunda büyük bölümü kira ve faturaya gidiyor.
İstanbul'da ortalama kira bedeli 45.509 TL'ye ulaşmış durumda. Türkiye genelinde ortalama kira 28 bin TL seviyesinde. Kira artış oranları Türkiye ortalamasında son bir yılda yüzde 22,29 artarken, İstanbul'da bu oran yüzde 44'e kadar çıkıyor.
Çocuk sahibi olmak istiyorlar fakat önlerinde tek bir soru duruyor:
"Çocuğumuz olduğunda bu evde yaşamaya devam edebilecek miyiz?"
İşte aile politikası tam da bu sorunun cevabında başlıyor.
Hükümet önemli adımlar attı. Evlenecek Gençlerin Desteklenmesi Projesi kapsamında genç çiftlere 18-25 yaş arasında 250 bin lira, 26-29 yaş aralığında ise 200 bin lira destek sağlanıyor. Dar gelirli gençlere yönelik 500 bin TL tutarında geri ödemesiz evlilik hibesi uygulanıyor.
Bunlar önemli.
Fakat aile kurmanın bir başka gerçeği daha var: İnsan bazen çocuk sahibi olmaktan değil, çocuğunu hangi şartlarda büyüteceğinden endişe ediyor.
MHP'nin hazırladığı "Türkiye'nin Nüfus Vizyonu" raporunda çarpıcı öneriler var: 3 ve daha fazla çocuklu ailelere sıfır faizle konut ve taşıt kredisi verilmesi, elektrik-doğal gaz-su-internet hizmetlerinde yüzde 50 indirim uygulanması, çocuk bezi ve mamasının ücretsiz verilmesi.
TOKİ'nin İstanbul'da 15 bin kiralık sosyal konut projesi için geri sayım başladı. Başvurular 14 Eylül'de başlıyor. Sosyal konut yatırımlarının yüzde 150 oranında artırılması gündemde.
Ama burada bir boşluk var. Bu destekler çoğunlukla çocuk sahibi olduktan sonra devreye giriyor. Oysa karar doğumdan çok önce başlıyor.
Bir çift evleniyor. Kira ödüyor. Eşyalarını tamamlıyor. Bir çocuğun odasını hayal ediyor. Kreş masrafını hesaplıyor. Bir gün okul başlayacak. Bir gün ikinci bir çocuk ihtimali doğacak.
Bütün bu hesapların ortasında ise aynı soru duruyor: "Ya kiramız bir yıl sonra yine artarsa?"
İstanbul'da en az bir yıldır ikamet eden, gelir durumu belirlenen sınırlar içinde bulunan ve kendisi veya eşi adına uygun bir konutu olmayan evli çiftlere, kamu tarafından oluşturulacak bir sistem üzerinden üç yıllık uygun maliyetli kira yardımı sağlanabilir. Ailenin üç yıllık oturum süresi içinde bir çocuğu dünyaya gelirse, bu hak her çocuk için iki yıl daha uzatılabilir. Uzatma, en fazla üç çocuk için uygulanır. Böylece toplamda dokuz yıla kadar barınma güvencesi sağlanabilir.
Üç yıl. Çocuk başına iki yıl. En fazla üç çocuk için. Toplamda dokuz yıla kadar kira yardımı.
Buradaki düşünce "çocuk yapana ev" değildir. Tam tersine, çocuk sahibi olmak isteyen aileye geleceğini planlayabileceği bir zemin hazırlamaktır.
Üç yıl, aileyi kamuya bağımlı hale getirecek kadar uzun değildir. Hayatın bütün sorumluluğunu devletin üstlenmesini gerektirecek kadar da kısa değildir. Bu süre, bir geçiş dönemi olarak tasarlanabilir.
Üstelik burada önemli bir ilke korunmalıdır: Çocuk sahibi olmayan aile, üç yıllık hakkını kaybetmemelidir. Çocuk sahibi olan aile ise bunun üzerine her çocuk için iki yıllık ilave destek kazanmalıdır. Böylece sistem baskı üretmez. Çocuğu bir şart haline getirmez. Çocuğu, aileye verilen ek sosyal desteğin gerekçesi haline getirir.
Türkiye ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor. Orta Vadeli Program'da 2026 yılı enflasyon tahmini yüzde 16'dan yüzde 28,4'e yükseltildi. Büyüme tahmini yüzde 3,8'den yüzde 3,3'e düşürüldü.
Orta Doğu'daki gerilim, enerji fiyatları üzerinden Türkiye'yi doğrudan etkiliyor. ABD-İran gerilimi nedeniyle Brent petrol 100 doların üzerine çıkmış durumda. Bu, enerji ithalatçısı bir ülke olarak Türkiye'nin enflasyonunu ve dolayısıyla hayat pahalılığını doğrudan etkiliyor.
Bu tablo karşısında, ailelerin en kırılgan dönemlerinden birinde konut belirsizliğini azaltmak, diğer desteklerin etkisini de artırabilir.
Nüfus politikası çoğu zaman doğum rakamları üzerinden konuşuluyor. Oysa o rakamların arkasında insanlar var.
Birbirine bakan iki genç insan. Evlilik kararı. Bir evin anahtarı. Bir bebeğin geleceği. Bir ailenin ay sonunda yaptığı hesap.
Devletin nüfus politikası, işte bu küçük görünen hayatların toplamından oluşuyor.
Bugün İstanbul'da bir çiftin eline bir miktar para vermek yerine, ona üç yıl boyunca güvenli bir yaşam alanı sunmayı düşünelim. Çocukları olduğunda bu güvenceyi her çocuk için iki yıl daha uzatalım. En fazla üç çocuk için. Toplamda dokuz yıla kadar.
Bir evin penceresinden İstanbul'a bakan genç bir anne-baba düşünelim. Çocuk odasında küçük bir yatak. Masada ertesi günün hesabı. Duvarın bir köşesinde okul çantasının yeri. Mutfakta akşamdan kalan birkaç tabak.
Hayat büyük sloganlarla değil, çoğu zaman böyle küçük ayrıntılarla kuruluyor.
Kimse senin acını görmüyor.
Ama bir ülke görebilir. Görmelidir.
Türkiye'de barınma güvencesi, aile politikasının eksik ayağıdır. Bu ayak tamamlanmadan nüfus krizi çözülmez. Bu ayak tamamlanmadan genç çiftlerin çocuk sahibi olma kararı ertelenmeye devam eder. Bu ayak tamamlanmadan hanelerde çocuk sesi çoğalmaz.