Mekke… Çöl rüzgârlarının Kâbe’nin taşlarına değdiği, ticaret kervanlarının dua ve umut taşıdığı kadim şehir. Milâdî 556 yılında, işte bu şehirde dünyaya geldi Hatice bint Huveylid. Soyu, Kureyş’in köklü damarlarından birine uzanır, nesebiyle ve şahsiyetiyle Mekke’nin saygı duyulan kadınlarından biridir.
İslâm gelmeden önce, Mekke halkı ona iffeti, vakarı ve ahlâkından ötürü “Tâhire” lakabını vermişti. Sonraları “Hatice’tü’l-Kübrâ” denildi ona; sadece Resulullah’ın en büyük hanımı olduğu için değil, ruhen de büyük olduğu için. Mekke’nin erkek egemen ticaret dünyasında güvenilir insanlarla ortaklıklar kurdu, servetini dürüstlükle büyüttü. Mallarını emanet edeceği kişide tek bir şey arıyordu. Henüz yirmili yaşlarında olan, ama doğruluğu ve güvenilirliğiyle ün salmış Muhammed b. Abdullah dikkatini çekti ve onunla ticaret ortaklığı yaptı, kölesi Meysere’yi yanına vererek Şam’a gönderdi. Döndüklerinde sadece kâr getiren bir ticaret değil; dürüstlük, merhamet ve edep dolu bir karakter haberi de geldi. Hatice kararını vermişti. Toplumun alışılmış kalıplarını sessizce kenara bırakarak, evlilik teklifini kendisi yaptı. Muhammed bu teklifi amcalarına götürdü. Ebû Tâlib’in sözüyle, Hatice’nin amcası Amr b. Esed’in izniyle bu evlilik gerçekleşti. Hatice yaklaşık kırk, Muhammed ise yirmi beş yaşındaydı. Ama bu bir yaş meselesi değil, ruhların buluşmasıydı. Yirmi beş yıl süren bu evlilikte, Hz. Hatice Resulullah’ın hem eşi hem dostu hem sığınağı oldu. Çocukları dünyaya geldi; bazılarını kucağında büyüttü, bazılarını toprağa verdi. Acıyı da sabrı da tanıdı.
Hira günlerinde Hz. Muhammed günlerce dağda tefekkür ederken, Hatice onu merak eden bir eş değil sadece; koruyan bir yürekti. Geciktiğinde haber saldı, döndüğünde sustu ve dinledi. Bir gece, Hira’dan titreyerek eve dönen Muhammed’in ilk durağı Hatice oldu. “Bana ne oluyor?” dediğinde, Hatice tereddüt etmedi. Onu susturmadı, küçümsemedi, korkusunu bastırmadı. Aksine, karakterini hatırlattı: “Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen doğru sözlüsün, yetimi gözetirsin, yoksula el uzatırsın, mazlumun yanındasındır.” Sonra onu yakın akrabası Varaka b. Nevfel’e götürdü. Dinledi, düşündü ve ilk iman eden o oldu. Ne tereddüt etti ne bekledi. Böylece yeryüzünde üç Müslüman vardı: Muhammed, Ali ve Hatice.
Ardından zor günler geldi. Hakaretler, ambargolar, açlık dolu yıllar… Hatice servetini saklamadı, Resulullah’ı yalnız bırakmadı. Gücünü kaybetti, ama sadakatini hiç kaybetmedi. Hicretten üç yıl önce, Ramazan’ın onuncu günü, Hatice bu dünyadan göçtü. Aynı günlerde Ebû Tâlib de vefat etmişti. Resulullah, onu koruyan iki büyük dayanağını kaybetmişti. O yıl “Hüzün Yılı” olarak anıldı.
Ama Hatice hiç gitmedi. Resulullah onu her fırsatta andı. Kurban kesildiğinde onun dostlarına pay gönderdi. Sesini duyar gibi olduğunda irkildi. Aişe’nin kıskançlığına bile Hatice’yi överek cevap verdi: “Herkes beni yalanlarken o inandı. Kimse vermezken o verdi. Allah bana ondan çocuk verdi.” Hz. Hatice; bir eşten öte, bir çağın vicdanıydı. Bu yüzden hâlâ adı kız çocuklarına verilir. Bu yüzden sevilir. Bu yüzden Hatice denince, sadakat, güven ve vefa akla gelir. Bazıları yaşarken tarih olur, kalplerde yaşamaya devam eder. Hz. Hatice de onlardandır.