Geçtiğimiz günlerde AK Parti Genel Merkezi’nde, Hüseyin Yayman’ın uhdesinde tertiplenen Kütüphane Sohbetlerinde dikkat çekici bir tabloya şahit olduk. Bilal Erdoğan’ın paylaştığı hatıraların ardından, Cumhurbaşkanımızla ilgili anlatılan anıların adeta çoğaldığını gördük. Ramazan ayının manevi iklimi içinde biz de bu hatıra zincirine küçük bir halka eklemek istedik.
Tayyip Erdoğan’la ve AK Parti ile kuruluş yıllarında birlikte yaşadığımız günleri daha önce Meydanlardan Gönüllere adlı kitabımda anlatmıştım. Bu yazıda ise hem o günleri yad etmek hem de Ramazan’ın ruhunu yeniden hatırlamak istedim.
Niğde, akşamın ağır sessizliğine bürünmüştü. Ramazan ayının son haftalarından biriydi. Sokak lambaları yeni yanmış, iftar vaktine dakikalar kalmıştı. Şehrin kalabalık caddelerinden uzaklaştıkça hayat yavaşlıyor, zaman sanki dua eder gibi akıyordu. Tayyip Erdoğan, o gün şehirdeki mitingini tamamlamıştı. Alkışlar, tezahüratlar, kürsüde yankılanan sözler geride kalmıştı. Herkes onu protokol sofrasında beklerken, onun gönlü başka bir sofranın yolunu tutmuştu. Bu arzuyu, AK Parti’nin kurucu Niğde İl Başkanı Erdoğan Özegen önceden sezmişti. Fazla söze gerek duymadı. Başını hafifçe eğdi ve sadece şu cümleyi kurdu: “Hazırlıklıyız.”
Arabanın bagajında, ihtiyaç sahipleriyle paylaşılmak üzere hazırlanmış birkaç iftarlık erzak paketi vardı. Şehir merkezinden sessizce ayrıldık. Araçta kimse konuşmuyordu. Merhametin sesi çoğu zaman suskun olurdu zaten. Kenarda kalmış, yoksulluğu görünmez hâle gelmiş bir mahalleye girdik. Yol parke taşlarıyla değil, adeta gönül taşlarıyla döşenmişti. Bir sokağın başında durduk. İlk kapı çalındı, cevap yok. İkinci kapı… yine sessizlik.
Gözler gökyüzüne kaydı. Gün, akşama devrilmişti. İftar vaktine dakikalar kalmıştı. Vazgeçecek gibiydik ki sokağın ucunda ağır adımlarla ilerleyen yaşlı bir kadın belirdi. Üzerinde ince, solmuş bir hırka vardı. Omuzları düşmüş, elleri titriyordu. Baston yerine duasına yaslanmış gibiydi. Gözleri yorgundu ama vakurdu. Tayyip Erdoğan hemen yöneldi: “Hayrola teyze, bu saatte nereye böyle? Bak, iftar vakti geldi.” Kadın durdu. Önce sustu. Sonra gözleri doldu, kelimeler dudaklarından ağır ağır döküldü: “Gelin beni evden kovdu oğlum… Gidecek yerim yok. Bacaklarım götürdükçe yürüyorum işte. Allah’a sığınıyorum.” Bu sözler, yüreğe bir tokat gibi indi. Erdoğan’ın elindeki poşetler usulca yere bırakıldı. Artık orada bir siyasetçi yoktu; yaşlı bir annenin koluna giren bir evlat vardı. Birlikte yürüdük. Kadının terk edildiği kapıya geldik. Kapı çalındı. Açanlar, karşılarında Tayyip Erdoğan’ı görünce önce donakaldılar. Sonra başlarını eğerek sessizce geri çekildiler.
O akşam oruç, o evde açıldı. Kırık kalplerin, yutkunan cümlelerin, mahcup sessizliklerin olduğu bir sofraydı bu. Ama belki de vicdanın en gür sesle konuştuğu iftar vaktiydi. Yemekten sonra kapıdan çıkarken yaşlı teyze ellerini semaya kaldırdı. Gözleri hâlâ yaşlıydı ama sesi kararlıydı:
“Diyordum ki Allah beni açta, açıkta bırakmaz. Bir kulunu gönderir. Duamı kabul etti… Rabbim senden razı olsun evladım.” Yıllar sonra bu olayı anlatırken Erdoğan Özegen şu cümleyi kuracak: “Böyle anları anlatmaktan imtina ederim. Ama bazen bilinmesi gerekir. Merhamet nutuklarda değil, işte böyle sokaklarda kendini gösterir.” Bir sofra… Ama içinde bin dua vardı.