Basılı gazetelerin tirajlarının zirvede olduğu yıllardı… Bugünün dijital hızına alışmış okura belki uzak gelebilir ama o dönem gazeteler, halkın haber alma özgürlüğünün en güçlü dayanaklarından biriydi. Sadece bilgi vermez, aynı zamanda yön gösterir, düşündürür, tartıştırırdı. Bir anlamda toplumun nabzı o sayfalarda atardı. Sabahın erken saatlerinde bayilerin önünde oluşan küçük kalabalıklar, aslında bu ihtiyacın en canlı göstergesiydi.

Benim hikâyem de tam o yıllarda başlıyor. Altmışlı yıllarda evimize her gün dört gazete girerdi. İki odalı bir evde dört kardeş… Düşünün, o gazeteler elden ele dolaşır, adeta didik didik edilirdi. Herkes bir köşesinden tutar, okudukça diğerine anlatırdı. Bugünün hızla tüketilen, bir bakışta geçilen haber akışının aksine; o günlerde gazete dediğin şey sadece haber değil, aynı zamanda bir okuldu, bir eğlenceydi, hatta küçük bir hayal dünyasıydı.

Eve giren gazeteler de belliydi: Tasvir, Adalet, Zafer ve Tercüman. Üçü Ankara merkezliydi; daha politik, daha “işin merkezinde” duran yayınlardı. Tercüman ise İstanbul’dan çıkardı ama nasıl oluyorsa sabahın köründe Ankara’daki bayide yerini alırdı. O yaşta aklım almazdı: Gece basılan bir gazete nasıl olur da gün doğmadan bizim kapıya kadar gelir? Sonradan düşününce anlıyorum; belli ki sabaha karşı yollara düşen kamyonların sessiz emeğiydi bu.

Tercüman’ın bir sloganı vardı ki, hâlâ zihnimin bir köşesinde capcanlı durur: “Her sabah dünya yeniden kurulur. Her sabah taze bir başlangıçtır.” Belki de bu yüzden, gazeteyi elimize aldığımızda sadece haber okumazdık; sanki gerçekten yeni bir güne başlıyormuş gibi hissederdik. Ama itiraf edeyim, benim gazeteyle ilişkim biraz farklıydı.

Benim için en cazip yer manşetler falan değildi. İlk baktığım sayfa belliydi: güreş tefrikası… Hemen ardından da resimli roman. Daha ülke ne olmuş, dünyada ne bitmiş hiç umurumda olmazdı o yaşta. Doğruca o sayfaya giderdim. Çünkü orada bilgi değil, merak vardı. Hikâye vardı. “Bu hafta kimi yendi?”, “Nasıl bir oyun yaptı?”, “Rakibini nasıl alt etti?” gibi soruların peşine takılır giderdim. O tefrikalarda anlatılan güreşçiler bugünün sporcularına hiç benzemezdi. Onlar adeta birer destan kahramanıydı. Koca Yusuf’un Avrupa’da rakiplerini devirmesi, Kel Aliço’nun yıllarca kimseye meydanı bırakmaması, Çolak Mümin’in hem gücü hem hikâyesi… Bunlar bizim için sadece isim değildi; hayal dünyamızı kuran karakterlerdi.

Tabii gazete sadece bunlardan ibaret değildi. İç sayfalara geçtiğinizde bambaşka bir dünya açılırdı. Usta kalemlerin yazıları, ince ince işlenmiş köşe yazıları, güldürürken düşündüren karikatürler, spor sayfalarındaki o kendine has dil… Aynı gazete herkesin eline geçerdi ama herkes başka bir şey bulurdu içinde. Aynı sayfalar, farklı zihinlerde farklı dünyalara dönüşürdü. Bugün dönüp baktığımda şunu çok daha net görüyorum: O küçücük evde paylaşılan gazeteler, aslında bizi hem birbirimize hem de dünyaya bağlayan görünmez bir köprüymüş.

Kâğıdın kokusu, mürekkebin parmaklara bulaşan izi, sayfaların o kendine has hışırtısı… Hepsi bir dönemin sessiz tanıkları gibi şimdi hafızamda. Galiba en çok şu cümle doğruydu: Gerçekten her sabah dünya yeniden kuruluyordu. Biz de o dünyayı, gazetelerin arasında yeniden keşfediyorduk.