0
Orta öğretimini başarıyla bitirmiştir delikanlı. Cefakar ailesinin, yükseköğretimi için maddi gücü yoktur maalesef. O sebeple okul hayatını çalışarak biriktirdikleriyle devam ettirme niyetindedir. İlk olarak ta, İşkur'a başvurmayı tercih eder. Beklediği gibi birkaç işletmeden de görüşme talebi gelir. Fakat mülakatlar ne kadar olumlu geçse de, ismini söylediğinde aldığı garip tepki değişmez. "Hııı! Biz sizi ararız"… Yine de kötü düşünmek istemez delikanlı. Her defasında kendince bahaneler üretir. Ta ki bir işletmecinin "Cihad ismi çok sakıncalı" itirafına kadar. Başından kaynar sular dökülür adeta.
Nede olsa 97'li yılların 28 Şubat sinmiş günleridir. Toplumsal değerlerin, algısal suikastlara kurban edildiği bir dem. Önceleri buna anlam veremez delikanlı. Oysa övündüğü ismi, bir suç ta teşkil etmemektedir. Gittiği kapılar, isminden dolayı ardı ardına kapansa da asla pes etmez. Zira ailesine yük olmak hiç istemez. Sonunda tanıdıkları vasıtasıyla bir işletme bulur. Ve tüm ümidi tekrar yeşerir. Yeşerir yeşermesine de, sevinci sadece bir hafta sürecektir. Yöneticinin "sen çok iyi bir çocuksun. İşini de yapıyorsun. Ama patron, namaz kılarken görmüş seni. Yapacak bir şey yok" sözleri, hançer gibi saplanmıştır.
Bu yaşanmış olay, birçok şeyi özetliyor aslında. Vesayet sisteminin ötekileştirdiği, bir küçük portreydi sergilenen. Ve daha niceleri…"Biz asılız, istemediğimiz hiçbir şeyi yapamazsınız "ın ete kemiğe büründüğü ise dün gibi aklımızda. Başbakanları astıran, millet iradesini hiçe sayan ve emperyalistlere "bizim çocuklar" dedirten bir mantalitenin yansımalarıydı o günkü. Arada balast ayarı verilen millete, inandığını yaşama imkanı vermeyen yani.
İşte bu zincirin son halkası 27 Nisan'dı. Cumhuriyeti; SÖZDE kimseye bırakmayanların, ÖZDE kime hizmet ettiği belli bir hezeyan… Sonra ısmarlama mitingler peyda oldu kamuoyunda. 367 garabeti ve muhalefetin sine-i millet dili de cabası. Ekranlarda ise bir irtica paranoyası… Fakat Millet şerbetliydi artık. Olan bitenin farkında, "bu sefer olmaz" diyerek sandığına sahip çıkacaktı. Neticede ne irtica hortladı, ne de vatan elden gitmişti. Bilakis, vatanın bölünmez bütünlüğünü içselleştiren kadrolar iş başındaydı. Kaybeden ise birilerinin devamlı kullandığı enstrümanlardan başkası değildi.
Enstrüman dedik ya! Yitirdiklerini yenileriyle tamamlamaktan, o gün bu gün hiç vaz geçmediler. Zira kendilerince yorumladıkları demokrasi, hukuk, özgürlük terimleri; Gezi, Mit tırları ve 17-25 Aralık olarak yerini aldı. Hem de bizdenmiş gibi görünenler eliyle... Anlayacağınız, argümanlar farklıysa da hedef hiç değişmedi. Yoksa Milli iradeye kastetmenin başka türlü nasıl bir izahı olabilirdi ki?
16 Nisan sonrası sergilenenleri de, aynı perspektifte okumak mümkündür gayet tabi. Referandumun AHİM'e götürüleceği, ezici çoğunluk söylemi ve sokağın işaret edilmesi gibi mesela… Orkestra şefi Soros'tan nemalanan iç ve dış mihrakları saymıyorum bile. Her şeye rağmen, 15 Temmuzda iradesine cansiperane sahip çıkan Aziz Milletimiz, bunlara da prim vermeyecektir. Devletimiz ise sınır ötesi bir müdahaleyi engellemek adına yapılan her çeşit oyunun bilincinde, önlemlerini alıyor/alacaktır.
Lakin söylemeden edemeyeceğim! Bu süreçte tek üzüldüğüm nokta; millet, devlet meselesine sahip çıkan kalemlerin, yazılarıyla birbirlerine ateş etmesidir. Feyz aldığımız kalemlerin; kaos senfonisine ritim tutarcasına "ben daha bucuyum, sen şucusun" söyleminin, kime ne kazandıracağı ise ortada. Halbuki dava aynı dava değil miydi Allah aşkına? Sn. Cumhurbaşkanımızın; "Müslümanlar, kendi meselelerini çözmek ve geleceğe ışık tutmak için, niçin bir araya gelemez" serzenişi de mi, bir şeyler ifade etmiyordu?
O cihetle mahallemizin eli kalem tutan büyüklerini, haddim olmayarak akl-ı selime davet ediyorum. Yoksa enerjimizi Yeni Türkiye için harcamak yerine anlamsız tartışmalarda tüketmek, bu ümmete yapılacak en büyük haksızlık olacaktır. Bunun da hesabını korkarım kimse veremez…
Not: Girişte bahsettiğim DELİKANLI İdeallerine ulaştı hamdolsun. Fazla söze ne hacet…
Vesselam…