İnsan dünyaya gelir, fakat insan olmakla bitmez. Yaşamak, önceden belirlenmiş bir varlığın özelliklerini zaman içinde ortaya çıkarmaktan ibaret değildir. İnsan, yaşadıklarıyla değişir, ilişkileri içinde kendisini tanır, düşüncelerini sorgular ve daha önce mümkün görmediği hayatlara yönelebilir. Ben insanı, kendisine verilmiş bir özün taşıyıcısı olarak değil, kendi oluşuna katılabilen bir varlık olarak düşünüyorum. Büyüme hakkı, insanın bu imkânını koruma ve gerçekleştirme hakkıdır.

Büyümeyi başarıyla, ilerlemeyi kariyerle, gelişmeyi toplumsal beklentilere uyum sağlamakla eşitleyen bir dünyada bu hakkın anlamını yeniden düşünmek gerekiyor. İnsana sürekli daha iyi olması söyleniyor. Daha üretken, daha başarılı, daha güçlü ve daha rekabetçi olması bekleniyor. Fakat insanın ne uğruna büyüdüğü sorusu çoğu zaman sorulmuyor. İnsan, başkalarının belirlediği ölçütlere göre gelişirken kendi hayatının imkânlarını gözden kaçırabiliyor. Başarı kazanıyor, fakat kendisini kaybedebiliyor. Bana göre insanın büyümesini değerlendirmek için önce şu soruyu sormalıyız: İnsan kendi hayatına ne ölçüde katılabiliyor?

Humanotolojik yaklaşım, bu soruyu insanın oluşu üzerinden ele alır. İnsan bedeni, geçmişi, kültürü, arzuları ve ilişkileriyle vardır. Bunlardan bağımsız, değişmez bir insan özü aramak, insanın gerçek varoluşunu gözden kaçırma tehlikesi taşır. Ancak insanın bütün bunların edilgin ürünü olduğunu düşünmek de aynı ölçüde yanlıştır. İnsan, kendisini biçimlendiren koşulları sorgulayabilir, onlarla arasına mesafe koyabilir ve kendi hayatının yönünü değiştirebilir. Büyüme, tam da bu imkânın gerçekleşmesidir. İnsan yalnızca kendisine biçim verilen değil, kendi oluşuna katılan bir varlıktır.

Bu nedenle büyüme, kusursuz bir insan olma çabası değildir. Kusursuzluk düşüncesi, insanı sürekli bir eksiklik duygusu içinde tutabilir. İnsan kendisini ancak eksikliklerini giderdiğinde değerli sayıyorsa, yaşadığı hayatı deneyimlemek yerine kendisini durmadan yargılar. Oysa insanın yanılmaya, tereddüt etmeye, düşüncelerini değiştirmeye ve yeniden başlamaya ihtiyacı vardır. Kendini kabul etmek, değişimden vazgeçmek değil, değişebilmek için kendisiyle dürüstçe karşılaşmaktır. Büyüme hakkı, insanın kendisini cezalandırmadan dönüştürebilmesidir.

Ne var ki insanın büyümesini yalnızca kişisel iradeye bağlayamayız. Herkese kendisini gerçekleştirmesini söyleyen bir toplum, insanların önüne koyduğu engelleri görmezden gelemez. Yoksulluk, ayrımcılık, şiddet, eğitim olanaklarının eşitsizliği ve düşünce özgürlüğünün sınırlandırılması, insanın kendi imkânlarına erişmesini güçleştirir. Sürekli hayatta kalmaya çalışan bir insandan sınırsız bir gelişim beklemek, toplumsal sorumluluğu bireyin üzerine yıkmaktır. Büyüme hakkı, insanın kendisini değiştirme özgürlüğü kadar, bu değişimi mümkün kılacak koşullara sahip olmasını da gerektirir.

Üstelik büyümenin önündeki engeller her zaman açık baskı biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen aile sevgisi, kültürel aidiyet veya ahlaki sorumluluk adına insanın hayatı daraltılır. Kişinin hangi soruları soracağına, nasıl yaşayacağına ve neye inanacağına başkaları karar vermeye başladığında, aidiyet itaate dönüşür. Kültürümüzü sorgulamak ona bütünüyle sırt çevirmek değildir. Geçmişimizle ilişkimizi yeniden kurabilmek, miras aldığımız değerleri değiştirebilmek ve farklı bir gelecek tasarlayabilmek de insanın büyümesinin parçasıdır. İnsan, kendisine aktarılan dünyayı yaşamak zorunda olmadığı gibi, onu sorgulamadan gelecek kuşaklara aktarmak zorunda da değildir.

Büyüme aynı zamanda ilişkisel bir süreçtir. İnsan başkalarıyla karşılaşarak kendisini tanır; sevgi, dostluk ve dayanışma içinde yeni varoluş imkânları keşfeder. Fakat yakınlık, bir insanın hayatını denetleme hakkı vermez. Bir başkasını sevmek, onun bizim istediğimiz kişiye dönüşmesini sağlamak değildir. Onun farklılaşmasına, kararlarına ve kendi yolunu aramasına alan açabilmektir. İnsan kendi özgürlüğünü gerçekleştirirken başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırıyorsa, bunu insanileşme olarak nitelendiremeyiz. Büyüme, sorumluluktan kaçış değil, kendi oluşumuzun ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin sorumluluğunu üstlenmektir.

İnsan için büyümenin sona erdiği kesin bir yaş da yoktur. İnsan, geçmişinin izlerini taşırken geleceğinin imkânlarını da yaratabilir. İnançlarını, değerlerini, ilişkilerini ve kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirebilir. Bu değişim her zaman kolay değildir; bazen insanın yıllarca doğru kabul ettiği şeylerle yüzleşmesini gerektirir. Fakat insanın geçmişine mahkûm olmaması, kendi hayatını yeniden yorumlayabilmesi, özgürlüğün temel koşullarından biridir.

Büyüme hakkını bu nedenle bir kişisel gelişim reçetesi olarak değil, insanın kendi oluşuna katılma hakkı olarak görüyorum. İnsan ne yalnızca biyolojik varlığına ne kültürünün belirlediği kimliğe ne de başkalarının kendisi için çizdiği geleceğe indirgenebilir. İnsan, bütün bu koşullar içinde ve onlarla hesaplaşarak kendisini yeniden kurabilir. Bir toplumun insaniliği de insanlara hazır hayatlar sunmasıyla değil, onların kendi hayatlarını kurabilecekleri alanları genişletmesiyle ölçülür. İnsan kendisine verilmiş değildir. Büyüme hakkı, insanın kendisine verilmiş olanı sorgulayabilmesi ve henüz olmadığı bir insan olabilmesi için açık tutulan özgürlük alanıdır.