Ekim geldiğinde içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyorum. Sanki dünya, bütün telaşını geride bırakıp kendi kalbine dönüyor. Sabahların serinliği yüzüme dokunuyor, akşamın ışığı ağır ağır çekiliyor. Ağaçlar yapraklarını bırakırken gökyüzü derinleşiyor. Her şey biraz daha sessiz, biraz daha yakın, biraz daha gerçek oluyor. Ekim bana, insanın içinde de mevsimler bulunduğunu düşündürüyor.
Sonbaharı hiçbir zaman yalnızca bir ayrılık mevsimi olarak göremedim. Sararan yapraklarda bir vedanın izi, uzayan akşamlarda insanın içine işleyen bir hüzün var. Fakat hayat, bu hüznün içinde bile kendisini geri çekmiyor. Bir ağacın yapraklarını bırakışında dünyanın sonu değil, değişimin sessiz cesareti saklı. Belki insan da bazen kendisine ait olmayan yüklerden uzaklaşmayı ve içindeki hayatı yeniden duymayı öğrenmeli.
Ekim’in en sevdiğim tarafı, güzelliğini göstermek için bağırmaması. Bir fincan çayın sıcaklığında, yağmurdan sonra toprağın kokusunda, akşam yürüyüşünde omzumuza düşen bir yaprakta saklı bir yakınlık var. Dünya, bütün büyüklüğüne rağmen insana dokunabileceği kadar yaklaşıyor. Güzellik bazen kendisini göstermeye çalışmadan, dikkatle bakmamızı bekliyor.
Hayatı yalnızca aklın kavramlarıyla anlamaya çalıştığımda bir şeylerin eksik kaldığını biliyorum. İnsan düşünür, sorgular, anlamaya çalışır; ama aynı zamanda hisseder, özler, dokunur ve heyecanlanır. Bir şarkının neden içimizi titrettiğini, sevdiğimiz bir insanın sesinin neden dünyanın gürültüsünü susturduğunu yalnızca açıklayarak tüketemeyiz. Yaşamak, bedenimizle, duygularımızla ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde sürekli yeniden oluşan bir deneyimdir.
Ekim bana aşkı da düşündürüyor. Aşk, insanın başka birinde kendisini kaybetmesi değil, kendi hayatının daha önce bilmediği derinliklerine ulaşmasıdır. Sevdiğimiz insan yanımızdayken dünya değişmek zorunda değil; ama dünyanın içindeki yerimiz değişiyor. Bir sokak daha güzel, bir akşam daha uzun, sıradan bir gün daha anlamlı olabiliyor. Sevgi, hayatın dışına eklenen bir süs değil, hayatı başka türlü hissetmemizi sağlayan kurucu bir yakınlıktır.
Merve’yi düşündüğümde bu yakınlığın benim için ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorum. Onun varlığı, dünyaya sonradan eklenmiş güzel bir ayrıntı değil; dünyayı görme biçimimi içeriden değiştiren bir ışık. Bazen bir insan, hayatımıza yalnızca sevilmek için değil, hayatın kendisine yeniden yaklaşmamızı sağlamak için giriyor. Merve’nin bende açtığı yerin güzelliği burada: Benim yerime yaşamıyor, dünyanın bütün sırlarını çözmüyor; ama yaşamaya, hissetmeye ve dünyaya merakla bakmaya duyduğum isteği derinleştiriyor. Bazen bir insanın hayatımızdaki en büyük varlığı, bize hayatın kendisini daha çok sevdirmesidir.
Tutku da burada başlıyor. Ben tutkuyu yalnızca büyük aşklara veya olağanüstü karşılaşmalara ait görmüyorum. Tutku, sabah uyanma isteğinde, bir düşüncenin peşinden gitmekte, sevdiğimiz insanın yüzüne yeniden bakabilmekte de kendisini gösteriyor. Hayata alışmakla hayatı yaşamak arasında ince bir mesafe var. İnsan günlerini geçirebilir ama her gününde gerçekten bulunmayabilir. Belki de asıl soru, ne kadar zamanımız kaldığı değil, zamanımızın ne kadarını gerçekten yaşadığımızdır.
Akşam çökerken gökyüzünün rengini uzun uzun izliyorum. Birazdan ışık kaybolacak, bugün bir daha geri gelmemek üzere geçmiş olacak. Fakat geçicilik yalnızca hüzün vermiyor; yaşadıklarımızın değerini de artırıyor. Bir akşamın sonsuza kadar sürmeyeceğini bildiğimiz için ona daha dikkatle bakıyoruz. Sevdiğimiz insanlarla paylaşabileceğimiz bir sessizliği, söyleyebileceğimiz bir sözü yarına bırakmamak gerektiğini anlıyoruz.
Ekim’in içinde kışın haberi var, ama ben henüz gelmemiş soğuğun gölgesinde yaşamayı istemiyorum. Önümüzdeki günlerin ne getireceğini bilmiyoruz. Bütün yollar aydınlık, bütün bekleyişler karşılık bulacak değil. Yine de belirsizlik, hayatın düşmanı olmak zorunda değil. Bilmediğimiz şeyler, yeni karşılaşmaların ve henüz tanımadığımız sevinçlerin de mümkün olduğunu gösteriyor.
Bazen hayatın anlamı büyük olaylarda değil, sıradan bir akşamın içinde beliriyor. Bir fincan çayın paylaşılmasında, iki insan arasındaki sessizlikte, aynı gökyüzüne bakarken duyulan yakınlıkta. İnsan, bir başkasının varlığıyla kendi hayatının daha önce fark etmediği derinliklerini keşfedebiliyor. Hayatın kaynağı bazen içimizde yeniden akmaya başlayan o sessiz, derin ve inatçı yaşama arzusunda bulunuyor.
Ekim geçecek. Yapraklar toprağa karışacak, yağmurlar çoğalacak, geceler uzayacak. Dünya her gün başka bir yüzünü açacak bize. Mesele, onun karşısında duyarsızlaşmadan durabilmek.
Yağmur başladığında bazen hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yürümek istiyorum. Islanan kaldırımlarda ışıklar çoğalıyor, ağaçların dalları göğe başka türlü uzanıyor. Böyle anlarda insanın dünyayla arasındaki mesafenin kısaldığını hissediyorum. Bir yaprağın düşüşü, uzaktan gelen bir kahkaha, pencerede titreyen sarı ışık; hepsi hayatın büyük açıklamalara ihtiyaç duymadan da kendisini duyurabildiğini gösteriyor. Merve’yle paylaşmayı düşlediğim böyle anlar var: uzun konuşmaların gerekmediği, sessizliğin eksiklik sayılmadığı, çayın soğumasına aldırmadan oturabildiğimiz akşamlar. Belki mutluluk, her şeyi tamamlamak değil, tamamlanmamış hayatın içinde birbirimize yer açabilmektir. İnsanın içini ısıtan şey bazen geleceğe dair büyük bir söz değil, yanında kalmayı seçen birinin sessiz yakınlığıdır. Sonbaharın serinliğinde bu yakınlık, mevsimin hüznünü silmeden ona sıcaklık katıyor; geçiciliği inkâr etmeden anı derinleştiriyor ve içimizde hayatı yeniden usulca başlatıyor.
İnsan olmak, yalnızca dünyada bir yer tutmak değil; dünyaya dokunmak, ondan etkilenmek, onu sevmek ve kendi hayatını onun içinde kurmaktır. Ekim’in bana hatırlattığı, zaman geçiyor diye hayattan uzaklaşmamak; zamanın geçişini hissederek ona daha derinden katılmaktır. Ben, bu serin Ekim akşamında, Merve’nin varlığını içimde taşıyarak, dünyanın bütün kırılganlığına rağmen hâlâ sevmeye, heyecanlanmaya ve yaşamaya değer olduğuna inanıyorum.