Atina aklın, Paris özgürlüğün, Moskova iktidarın, Bağdat bilginin, Kudüs kutsallığın, Viyana iç dünyanın, Dublin dilin ve hafızanın şehri olarak düşünülebilir. Diyarbakır ise bütün bu deneyimlerin kesiştiği, fakat hiçbirine indirgenemeyen başka bir varoluş imkânı sunar: diyardır. Şehir, haritada sınırları çizilmiş bir yerleşimdir; diyar ise insanın dünyayla, geçmişle, başkalarıyla ve kendi oluşuyla kurduğu ilişkinin genişlediği bir varoluş alanı. Diyarbakır’ı düşünmek, bu nedenle, bir kenti tanımlamaktan çok, insanın bir dünyaya nasıl ait olduğunu ve o dünyayı nasıl dönüştürdüğünü anlamaya çalışmaktır.Şehir, yalnızca taşlardan oluşmaz; taşlarla kurulan insani ilişkilerden, hatıralardan ve yorumlardan da meydana gelir. Diyarbakır’ın ontolojisi, değişmeyen bir özün değil, tarih içinde sürekli yeniden anlam kazanan bir varoluşun ontolojisidir.

Diyarbakır, Atina’yla aklın anlamı, Paris’le özgürlüğün koşulları üzerine konuşabilir. Ancak onun felsefesi yalnızca düşünürlerin eserlerinde veya akademilerin duvarları arasında aranamaz. Sokakların dili, avluların sessizliği, kuşaklar arasındaki anlaşmazlıklar ve gündelik hayatın görünmez deneyimleri de düşüncenin kaynaklarıdır. Felsefe, insanın kendi dünyasını sorgulama cesaretidir; bu cesaret bazen bir kavramda, bazen bir itirazda, bazen de başkasının hikâyesini gerçekten dinlemekte ortaya çıkar.

Ehmedê Xanî’nin diyarında Diyarbakır, taşın hafızasıyla aşkın ateşinin birbirine karıştığı büyülü bir varoluştur. Mem û Zîn’in aşkı, iki bedenin birbirine duyduğu arzudan fazlasıdır; ruhun bedene, özgürlüğün hasrete, insanın kendi kaderine başkaldırısıdır. Dicle’nin karanlık sularında sevgilinin bakışı, surların gölgesinde tenin sıcaklığı, gecenin sessizliğinde dudakların duası saklıdır. Burada sevmek, hem bedeni hem ruhu bütün çıplaklığıyla hayata açmaktır. Xanî’nin aşkı, kutsalla arzuyu birbirinden ayırmaz; insanın dokunuşunda maneviyatı, özleminde sonsuzluğu bulur. Diğerleri şehirdir, Diyarbakır diyardır; çünkü burada taş bile hatırlar, gece bile arzular, aşk ise insanın kendi varoluşunu özgürleştiren en eski duadır.

Diyarbakır’ı Moskova’yla karşılaştırmak, iktidarın mekânı nasıl biçimlendirdiğini; Bağdat’la karşılaştırmak, bilginin farklı kültürler arasında nasıl dolaştığını düşündürür. Orta Çağ Bağdat’ının tercüme ve düşünce geleneği, medeniyetin tek bir dilin veya inancın eseri olmadığını gösterir. Diyarbakır’ın çok katmanlı tarihi de benzer biçimde, kültürlerin karşılaşmasıyla oluşan dünyaların önemini açığa çıkarır. Ancak bu karşılaşmalar her zaman eşitlik içinde gerçekleşmemiştir.Şehrin çoğulluğunu anlamak, geçmişteki çatışmaları ve dışlanmaları örtmek değil, onları tarihsel gerçekliğin bir parçası olarak kabul etmektir.

Diyarbakır’ın diyar oluşu, farklılıkların kendiliğinden barış içinde yaşadığı romantik bir geçmiş tasarımına dayanmaz. Kürtçe, Ermenice, Süryanice ve Arapça gibi dillerin tarihsel izleri, farklı inançların ve toplulukların hafızaları, bu coğrafyanın çoğul dünyasını meydana getirir. Her dil, yalnızca konuşma aracı değil, dünyayı hissetmenin ve anlamlandırmanın ayrı bir imkânıdır. Bir dilin susturulması, kelimelerin kaybolmasından fazlasıdır; o dilde kurulmuş ilişkilerin, anlatılmış acıların ve dile getirilmiş aşkların da görünmezleşmesidir. Dublin’in edebiyatında belirginleşen dil ve tarih meselesi, Diyarbakır’ın hafızasıyla burada buluşur: İnsan, kendi dünyasını anlatma imkânından yoksun bırakıldığında, varoluşunun bir parçasını da kaybeder.

Diyarbakır’ın Kudüs’le karşılaşması, kutsallığın insan hayatındaki yerini ve inancın özgürlükle ilişkisini sorgulatır. Bir caminin ezanı, bir kilisenin çanı ve farklı inançların bıraktığı mimari izler, insanın anlam arayışının tarihsel çeşitliliğini gösterir. Fakat kutsalın gerçek değeri, insanları birbirinden ayırmak için kullanılıp kullanılmadığıyla da sınanır. Teoloji, insanın özgürlüğünü ve onurunu dışladığında kendi ahlaki zeminini kaybetme tehlikesiyle karşılaşır. Diyarbakır’ın diyar oluşu, farklı inançların yan yana durmasından daha fazlasını, insanların birbirlerinin varoluş hakkını tanımasını gerektirir.

Viyana’nın müziği ve iç dünyayı araştıran düşünce geleneği, Dublin’in edebiyatı ve dil hafızası, Diyarbakır’da başka biçimlerde yankılanır. Burada insan yalnızca düşünen veya inanan bir varlık değildir; özleyen, âşık olan, ayrılan, yas tutan ve yeniden başlayan bir varlıktır. Aşk, şehrin ontolojisine sonradan eklenen romantik bir süs değildir. Taş sokaklarda uzayan bir karşılaşma, bir avluda paylaşılan çay, akşam ışığında hatırlanan bir yüz, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi değiştirir. İnsan sevdiğinde yalnızca bir başkasına bağlanmaz; kendi dünyasının sınırlarını da yeniden kurar. Gerçek yakınlık, ötekini sahiplenmek değil, onun özgürlüğünü tanıyarak birlikte dönüşebilmektir.

Dicle ve Hevsel Bahçeleri ise Diyarbakır’ın yalnızca tarihsel değil, doğal bir dünya olduğunu hatırlatır. Nehir, surların temsil ettiği kalıcılığın karşısına akışı çıkarır; bahçeler, taşın ortasında yaşamın üretkenliğini görünür kılar. Bu tarihsel peyzaj, şehrin insanlık ve doğa arasındaki uzun ilişkisinin bir parçasıdır. Diyarbakır’ı korumak, yalnızca geçmişin anıtlarını muhafaza etmek değil, bu ortak yaşam dünyasını geleceğe taşımaktır.

Peki, diğerleri şehir, Diyarbakır diyardır demek ne anlama gelir? Bu ifade, Diyarbakır’ın diğer kentlerden üstün olduğunu ileri süren bir övgü olarak anlaşılmamalıdır. Bir ontolojik önerme olarak anlamı daha derindir: Şehir, bir mekânın adı olabilir; diyar ise o mekânda biriken hayatların, dillerin, çatışmaların, arzuların ve henüz gerçekleşmemiş imkânların bütünüdür. Diyarbakır’ın evrenselliği, bütün insanlık adına konuşmasında değil, insanlığın ortak meselelerini kendi tarihsel deneyimi içinde görünür kılmasındadır.

Diyarbakır henüz tamamlanmış değildir. Onun geleceği, geçmişini romantikleştirmeden hatırlamasına, çoğulluğunu bir vitrin süsüne dönüştürmeden korumasına ve insanları kimliklerinin sınırlarına hapsetmeden özgür bir ortak hayat kurmasına bağlıdır. Atina’nın aklına, Paris’in özgürlük arayışına, Bağdat’ın bilgi mirasına, Kudüs’ün inanç tartışmalarına, Viyana’nın iç dünyasına ve Dublin’in edebî hafızasına kendi deneyimiyle katılabilir.Diyar, yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir; başkalarının da özgürce yaşayabileceği bir dünyayı birlikte kurma imkânıdır. Diğerleri şehirdir; Diyarbakır diyardır.