“Bizim de başımıza gelebilir diye değil, insan olduğumuz için insan haklarını korumamız gerekiyor. Bu bilince ulaşabilmenin ana yolu da, etik temelli insan hakları eğitiminden geçer. Bu eğitimle, dünyanın cennete dönüşeceğini, insan hakları ihlallerinin ortadan kalkacağını düşündüğüm sanılmasın. Bu, bitmeyecek bir çabadır. Ancak unutmayalım ki, kendi insan onurumuzu koruyan ve zedeleyen, uğradıklarımız değil, kendimizle ve başka insanlarla ilişkilerimizde kendi yaptıklarımızdır.” İonna Kucuradi
Kucuradi’nin Anısına Saygıyla
İnsan özgür doğduğu için mi değerlidir, yoksa değerli olduğu için mi özgür olması gerekir? Bu soru, özgürlük ile insan değeri arasındaki ilişkinin yüzeysel bir hak talebinden çok daha derin bir felsefi mesele olduğunu gösterir. Özgürlük yalnızca bireyin önündeki engellerin kaldırılması değildir; insanın kendi aklını kullanabilmesi, kendi yaşamına ilişkin kararlar verebilmesi ve verdiği kararların sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Özgürlüğün gerçek anlamı burada sona ermez. Özgür insan aynı zamanda yaptığı seçimleri değerlendirebilen insandır. Bu nedenle özgürlük ile etik birbirinden koparılamaz.
İnsanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, onun başkalarının belirlediği hazır kalıplara mahkûm edilmemesi anlamına gelir. Devlet, toplum, gelenek, din, ideoloji veya herhangi bir kolektif yapı insanın yerine onun nasıl yaşayacağına bütünüyle karar verdiğinde, yalnızca davranış alanını değil, insanın özerkliğini de sınırlandırmış olur. İnsan kendi aklını kullanamadığı, kendi tercihlerini oluşturamadığı ve farklı bir hayat tasavvurunu gerçekleştiremediği ölçüde kendi varoluşunun öznesi olmaktan uzaklaşır.
Özgürlüğü yalnızca "istediğini yapabilme" biçiminde anlamak yetersizdir. Her tercih özgürce yapılmış olabilir; fakat her tercih aynı zamanda değerli veya etik değildir. Burada özgürlüğün ikinci boyutu ortaya çıkar: İnsan, yalnızca seçme gücüne değil, seçtiklerini değerlendirme sorumluluğuna da sahiptir. Özgürlük, sorumluluktan ayrıldığında keyfîliğe; sorumluluk ise özgürlükten ayrıldığında itaate dönüşebilir. İnsan olmanın daha yüksek biçimi, bu ikisini birlikte taşıyabilmektir.
Etik, toplumsal çoğunluğun neyi doğru bulduğundan ibaret değildir. Bir toplumun uzun zamandır benimsediği bir davranış biçimi, sırf geleneksel olduğu için doğru sayılamaz. Aynı şekilde çoğunluğun onayladığı bir uygulama da kendiliğinden adil değildir. Etik düşüncenin görevi, hazır yargıları tekrarlamak değil, onları sorgulayabilmektir. Bunun için insanın yalnızca bilgiye değil, değerlendirme yetisine ihtiyacı vardır. Bir durum karşısında neyin gerçekten değer taşıdığını, hangi davranışın insanın değerini koruduğunu ve hangi kararın başkasının haklarını ihlal ettiğini ayırt edebilmek, özgürlüğün ahlaki boyutudur.
Buradan insan haklarının anlamına ulaşabiliriz. İnsan hakları yalnızca devletlerin yurttaşlarına bahşettiği ayrıcalıklar değildir. Hukuk onları tanıyabilir, güvence altına alabilir ve ihlal edildiğinde yaptırım uygulayabilir; fakat insanın değerini hukuk yaratmaz. Hukukun öncesinde, insanın yalnızca insan olduğu için sahip olduğu bir değer fikri bulunur. Bu nedenle gerçek bir hukuk düzeninin ölçütü yalnızca kurallarının varlığı değil, bu kuralların insanın temel değerini ve özgürlüğünü koruyup korumadığıdır.
Adalet de tam bu noktada yeniden düşünülmelidir. Adalet, yalnızca herkese aynı şeyi vermek değildir. Bazen aynı muamele, farklı durumdaki insanlara karşı adaletsiz sonuçlar doğurabilir. Adalet, somut durumda insan haklarının ve insan değerinin neyi gerektirdiğini doğru biçimde değerlendirebilmeyi zorunlu kılar. Bu nedenle adalet hem hukuki hem de etik bir kavramdır. Yasanın varlığı tek başına adaletin garantisi değildir; yasa da insan haklarının ışığında sorgulanabilir olmalıdır.
İnsan hakları ve onuru, çoğulculuğu zorunlu kılar. İnsanların aynı biçimde düşünmesi, aynı dine inanması, aynı yaşam tarzını benimsemesi veya aynı değerleri aynı şekilde yorumlaması beklenemez. Farklılık, insan özgürlüğünün doğal sonuçlarından biridir. Çoğulcu toplumun amacı farklılıkları ortadan kaldırmak değil, insanların birbirlerinin özgürlüğünü ve temel haklarını ihlal etmeden farklılıklarıyla yaşayabilecekleri bir alan yaratmaktır.
Burada hoşgörü kavramının da sınırları belirginleşir. Hoşgörü, farklı olanı yalnızca "katlanılabilir" bulmak değildir. Daha derin bir yaklaşım, diğer insanın da kendi hayatının öznesi olduğunu kabul etmektir. Bu kabul, başkasının her davranışını doğru bulmayı gerektirmez; fakat onun insan olarak değerini ve temel haklarını tanımayı gerektirir. Böylece çoğulculuk kayıtsızlığa değil, karşılıklı tanımaya dayanır.
Özgür bir toplumun temel problemi, insanları tek bir doğru yaşam biçimine zorlamak değil, insanların özgürce yaşayabilecekleri ortak zemini kurmaktır. Bu ortak zemin ise sınırsız bireycilik değildir. İnsan, başkalarıyla birlikte yaşar ve kendi özgürlüğünün sınırına başkasının insanlığıyla temas ettiği yerde ulaşır. Benim özgürlüğüm, başkasının insan olarak değerini yok sayma hakkına dönüşemez.
Sonuçta özgürlük ile insan hakları arasında dışsal bir ilişki değil, içsel bir bağ vardır. İnsan özgür olduğu için kendi hayatının sorumluluğunu taşıyabilir; sorumluluk taşıdığı için eylemlerini değerlendirmek zorundadır; değerlendirebildiği için başkasının da kendi hayatının öznesi olduğunu kavrayabilir. Böylece özgürlük, yalnızca bireyin kendisini gerçekleştirme alanı olmaktan çıkar ve insanın başkasının değerini tanıma yetisine dönüşür.
Gerçek özgürlük belki de tam burada başlar: İnsan ne devletin, ne toplumun, ne geleneğin, ne de çoğunluğun yerine düşünmesine izin verir; fakat kendi aklını kullanırken kendi sınırlarını da görür. Kendi hayatının öznesi olurken başkasının hayatını nesneleştirmez. Haklarını savunurken başkasının haklarını unutmaz. Ve nihayet özgürlüğünü yalnızca "bana kimse karışmasın" biçiminde değil, "ben nasıl bir insan olarak yaşamalıyım?" sorusuyla birlikte düşünür.Özgürlüğün en yüksek biçimi yalnızca seçebilmek değil, neyi seçtiğini anlayabilmek ve seçiminin insanî sonuçlarını üstlenebilmektir.