Hikmet ile felsefe arasındaki ilişkiyi düşündüğümde, karşıma iki ayrı bilgi alanından çok, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin iki farklı derinliği çıkıyor. Felsefe soru sormanın, kavramları sınamanın ve düşüncenin kendi sınırlarını araştırmasının adıdır. Hikmet ise bilginin insanın varoluşuna nüfuz etmesi, yaşama biçimini dönüştürmesi ve dünyayla ilişkisinde ölçü kazanmasıdır. Bu nedenle hikmeti felsefenin karşısına yerleştirmiyorum. Hikmet, eleştirel düşünceden kaçan bir bilgelik iddiası değil; düşüncenin hayatla karşılaşmasından doğan insani bir derinliktir.
Modern dünyada bilgi çoğaldı, fakat bilginin insanı kendiliğinden daha hikmetli kılmadığını görüyoruz. Bilimsel ve teknolojik ilerleme, insanın doğa üzerindeki gücünü artırırken kendi gücünün sonuçlarını kavrama yeteneğini aynı ölçüde geliştirmedi. Bilgi üretmekle neyin değerli olduğunu bilmek, bir olguyu açıklamakla onun karşısında nasıl davranacağımıza karar vermek aynı şey değildir. Tam bu noktada hikmet ihtiyacı belirir. Hikmet, bilginin yerine geçmez; bilgiyi insanın özgürlüğü, onuru ve ortak yaşamı bakımından sorgular. Bilginin ne işe yaradığını değil yalnızca, neye hizmet ettiğini de sorar.
Felsefenin hikmetle bağı, felsefenin yalnızca uzmanların yürüttüğü teknik bir uğraş olarak görülmesine izin vermez. Kavram çözümlemek, argüman kurmak ve tutarsızlıkları göstermek elbette önemlidir. Fakat düşünce, insanın yaşadığı dünyaya dokunmadığında kendi canlılığını kaybetme tehlikesi taşır. Felsefe, hayatın dışından konuşan bir mahkeme değildir. Hayatın içinden doğar; korkularımızı, arzularımızı, iktidar ilişkilerimizi, umutlarımızı ve seçimlerimizi anlamaya çalışır. Hikmet de bu düşünsel faaliyetin yaşama karşı sorumluluk üstlenmiş biçimidir.
Benim için insan, önceden tamamlanmış bir özün taşıyıcısı değildir. İnsan, bedeniyle, ilişkileriyle, belleğiyle, kültürüyle ve kararlarıyla kendi oluşuna katılan bir varlıktır. Bu nedenle hikmet, değişmez doğruların insanın üzerine kapatılması olamaz. İnsan adına düşünülmüş hazır reçeteler, onu kendi hayatının öznesi olmaktan uzaklaştırabilir. Hikmetin değeri, insana ne düşüneceğini buyurmasında değil, kendi düşüncesini kurabilmesi için ona açıklık kazandırmasındadır. Hikmet, itaatin inceltilmiş adı değil, özgür yargının olgunlaşmasıdır.
Bu yaklaşım, hikmeti geleneksel otoriteye teslim etmekten de korur. Geçmişin deneyimi önemlidir; fakat geçmiş, bugünün ve geleceğin üzerinde mutlak egemenlik kuramaz. Gelenek, sorgulandığı, yeniden yorumlandığı ve insanın değişen ihtiyaçlarıyla karşılaştırıldığı ölçüde canlıdır. Bir düşüncenin eski olması onun doğru, yeni olması da onun değerli olduğunu göstermez. Felsefi tutum, her iki iddiayı da gerekçelendirme sınavına çağırır. Hikmet ise bu sınavın sonunda yalnızca kazanan bir görüş aramaz; insanın birlikte yaşama imkânını, farklılıklarla karşılaşma cesaretini ve sonuçların sorumluluğunu gözetir.
Hikmetin önemli bir boyutu da bilmemenin farkında olmaktır. Cehalet, yalnızca bilgi eksikliği değildir; insanın kendi sınırlılığını görmeyi reddetmesi, kanaatini hakikatin yerine koymasıdır. Felsefe bu kapanmayı sorularla açar. Hikmet ise soru sormanın yanında, gerektiğinde hükmü ertelemeyi, dinlemeyi ve yanılabileceğini kabul etmeyi öğretir. Kendinden emin olmakla haklı olmak arasındaki mesafeyi kavramayan bir zihin, bilgi sahibi olsa bile hikmetli davranamaz. Çünkü hikmet, kesinlik gösterisinden çok, düşünsel dürüstlük ve ölçü gerektirir.
Bununla birlikte hikmeti yalnızca bireysel bir erdem olarak düşünmek eksik kalır. İnsan, toplumsal ilişkiler ve kurumlar içinde oluşur. Adaletsizliğin sıradanlaştığı, gücün hesap vermediği, farklı seslerin bastırıldığı bir toplumda hikmetten söz etmek güçtür. Hikmet, kamusal hayatın niteliğiyle de ilgilidir: iktidarı sınırlamak, eleştiriyi korumak, ortak kaynakları adil kullanmak ve başkasının varlığını kendi varlığımız kadar gerçek kabul etmek gerekir. Bir toplumun bilgeliği, yalnızca yetiştirdiği seçkin düşünürlerle değil, yurttaşlarının özgürce konuşabilme ve birbirlerini dinleyebilme imkânıyla ölçülür.
Bu yüzden modern hümanist bir hikmet anlayışı, insanı evrenin efendisi ilan etmez. İnsanı doğanın parçası, diğer canlılarla karşılıklı bağımlılık içinde yaşayan kırılgan bir varlık olarak kavrar. İnsan merkezli kibir, doğayı sınırsızca tüketilebilir bir nesneye dönüştürür; hikmet ise bu ilişkinin sınırlarını ve sorumluluklarını görünür kılar. Özgürlük, her istediğini yapabilmek değil, eylemlerinin başkaları ve dünya üzerindeki sonuçlarını üstlenebilmektir. Hikmet, özgürlüğü sorumlulukla derinleştirir; sorumluluğu da itaate indirgemeden temellendirir.
Hikmetin duyguyla ilişkisini de unutmamak gerekir. İnsan yalnızca akıl yürüten bir bilinç değildir; incinir, sever, korkar, özler ve başkasının acısıyla karşılaşır. Duygular düşüncenin düşmanı değil, insan deneyiminin anlam taşıyan boyutlarıdır. Ancak duygunun kendiliğinden hakikat üretmediği gibi, akıl da duygudan arındığında tarafsız ve kusursuz hale gelmez. Hikmet, akıl ile duyarlılık arasında canlı bir ilişki kurar. Başkasının acısını duyabilmek, adaletsizliği yalnızca soyut bir ilke olarak değil, yaşanan bir gerçeklik olarak kavramayı sağlar. Bu duyarlılık, eleştirel aklın yerine geçmez; ona insani yön ve amaç kazandırır. Böylece hikmet, soğuk bir üstünlük değil, dünyaya karşı dikkatli ve sorumlu bir yakınlık haline gelir. Bu yakınlık, insanı kendi çıkarının dar çerçevesinden çıkarır; ortak dünyanın kırılganlığını fark etmeye ve onu başkalarıyla birlikte korumaya sürekli çağırır.
Felsefe ile hikmetin buluştuğu yerde insanın kendisine, başkasına ve dünyaya bakışı değişebilir. Bu buluşma, son sözü söyleyen kapalı bir öğreti üretmez. Tersine, düşüncenin yeniden başlamasına imkân verir. Ben hikmeti, insanın kendi oluşunu mutlaklaştırmadan sahiplenmesi; bilgisini eleştiriye açık tutması; gücünü sınırlaması ve başkasının özgürlüğünü tanıması olarak anlıyorum. Felsefe bu arayışın aklı, hikmet ise hayata değen derinliğidir. Birinin olmadığı yerde diğeri eksik kalır. Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca dünyayı bilmek değil, bildiği dünyada nasıl insan olacağını özgürce ve birlikte düşünmektir.