Çok bilinmeyenli bir denklemin içerisindeyiz adeta. Ortalık toz duman dersek yeridir. Önceleri, olması tahayyül dahi edilemeyecek şeylerin gerçekleştiği malumunuz. Yaşanan tüm hengamenin başrolünde ise Washington'un olduğu net. Öyle ki dünyada etkinliğini sürdürmek zorunda olan bir ABD'den bahsediyoruz. Öne sürdüğü sığ nedenlerle kahir ülkelerin kendi ekseninde yer alması için ŞİRİNLİK YAPAN, bunu kabul etmeyenleri de TÜRLÜ ZORBALIKLARLA baş başa bırakan bir ABD.

Aslında bu yönüyle düşündüğümüzde, 20-30 sene evvelki ABD'nin olmadığını kavramak hiçte zor değil. Baba Bush'la başlayan ve sonrada devam eden kaos, işgal, tehdit, talan vb. sayısız melanetin kurgulayıcıları bir dönemin zirvesindeydi belki. Lakin yakın ortaklarıyla yaşadıkları çatışma ve uluslararası arenada kafalarına göre takılmanın oluşturduğu küresel farkındalık, ABD'nin yeni bir konsept belirlemesini kaçınılmaz kıldı.

Bu konsepti daha çok ülkelerine sahip çıkmak şeklinde özetleyebiliriz ki, geçmişin aksine KORUMACI ve İÇE KAPANMACI bir yol tercih etmeleri aynı tanımı veriyor. Tabi diğer yandan bu siyasetinin bir ürünü olarak askeri gücü ile tehditler savurmaktan da, kendisine teslim olan ülkeleri bölgesel planları için kullanmaktan da geri kalmıyor. ABD böylelikle adım adım ilerlediği sonu ertelemeye mi çalışıyor bilinmez ama can havliyle birçok ülkeyi karşısına alması, şüphelenmekte bizleri haklı çıkarıyor.

***

Hal böyleyken ABD'nin yukarıda da değindiğimiz plan doğrultusunda, Türkiye'yi hedefe koyduğu kati surette inkar edilemez. Zira terörle, sokak olaylarıyla, darbeyle vb. girişimlerle gelenlerin, şimdilerde para ile karşımıza çıkmasının başka türlü bir izahı bulunmuyor. Akıllarında ise; döviz kurunu arttırarak ekonomiyi durdurmak, içeride bir huzursuzluk iklimi oluşturmak, uluslararası arenada susturmak ve bölgesinde iddiasız bir hale getirmek gibi bilindik senaryolar mevcut.

Bu açıdan Türk akımına karşı olduğunu açıklayan ABD'nin, Papaz hadisesinden sonra S-400'leri de diline dolamasını dikkatlice incelemek gerekiyor. Kaldı ki Türkiye'nin Avrasya paktıyla yakınlaşması, tüm dengeleri sarsacağı gibi Pentagon'un da planlarını alt üst edecek bir mana taşımakta. Dolayısıyla da EKONOMİMİZE YELTENEREK; Türkiye'yi IMF ile istenilen yola getirmeye, Rusya'yı alternatifsiz bırakmaya ve Çin ise bölgede etkisizleştirmeye varan bir domino etkisi planladığı kesinlikle yadsınamaz.

Anlayacağınız bölgenin sahip olduğu değer o kadar büyük ki, herkes pastanın en fazla dilimine hatta mümkünse tamamına çökmenin derdinde. Bu sadece ABD ile sınırlı değil elbette. Çatışan diğer büyük güçler içinde geçerli. Yani kısaca özetlemek gerekirse; dünya, ucu Doğu Akdeniz'e sıçrayacak bir savaşa doğru sürükleniyor demek hiçte ütopik sayılmaz. İDLİB İSE BUNUN İLK DURAĞI izlenimi veriyor sanki.

***

Bu kapsamda donanmalarını Akdeniz'e yığan ABD koalisyonundan bir saldırı beklerken, Rusya ve Esed rejiminin ilk hamleyi yapması manidar. Hem de Sn. Dışişleri Bakanımızın son Moskova ziyaretinde "İdlib'te 3 milyondan fazla sivilin yaşadığı söyleniyor ama terör grupları da var. Rusya'ya beraber İdlib'te teröristleri tespit edip, etkisiz hale getirmemiz lazım. Terörist var diye tüm İdlib'i bombalamak bir katliam olur. Ciddi bir kriz yaratır, felaket olur" uyarısını bizzat muhataplarına yapmasına rağmen.

Her ne kadar Kremlin saldırıdan hemen sonra "İdlib'deki teröristler Rus üsleri için tehdit, barış sürecini etkiliyor. Her şey Tahran Zirvesi'nde ele alınacak" dese de, SON YAŞANANLAR BU DURUMUN KIRILGANLIĞINI GİZLEMEYE YETMİYOR. Öyle ki Astana'da sağlanan bir mutabakat mevzu bahisken ve özellikle de Ülkemizin ABD baskılarına karşı koymaya çalıştığı bir zamanda, Moskova'nın bizim hassasiyetlerimizi gözetmemesini not etmekte fayda var.

Hülasa harekatın tam da zirve öncesinde yapılması birçok soru işareti barındırıyor muhakkak. Bu noktada 7 Eylül'de Türkiye-Rusya ilişkilerinin test edileceği tartışılmaz. Bekleyelim bakalım zaman ne gösterecek. Zira kendi göbeğimizi yine kendimiz kesmekten gocunmayacağımız aşikar…

Vesselam…