Geçen yıl bu zamanlardı. İlk vak’anın ilan
edilmesi ile birlikte bütün ülkede başlayan tedirginlik fazla sürmedi. İnsanımızın anlaşılmaz
bir şekilde hayatını eskisi gibi sürdürmek istemesi bugün itibariyle 30 binden
fazla insanımızın vefat etmesine yol açtı.
Coronavirüs salgınında ölenlerin sayısının bu
kadar yüksek olması onun panzehiri olan ilaçların bulunamaması ile de
ilgilidir. Dünya sağlık sektörünün acizliğini ortaya koyan COVİD-19, 16 aydır
dünyayı kasıp kavurduğu halde, bu salgının önleyici aşısı yeni yeni uygulanmaya
başladı.
Bu konu 8 milyar insan arasında sadece birkaç bin kişiyi
ilgilendiriyor. İlaç, aşı sadece bu konunun uzmanlarını ilgilendirdiği için
bizim buna bir dahlimiz aranmaz, istenmez. Ancak;
Dünyayı kasıp kavuran bu pandemi ile ilgili
olarak bizim üzerimize düşen en önemli vazifeyi ihmal ettiğimizi düşünüyorum. Yeniden
görülen vak’a artışlarının vebali kabul etmeliyiz ki bizim omuzlarımızdadır.
Yapılan toplantılar, kaçak düğün, nişan, taziyeler, evlerde misafir ağırlama
gibi toplu bulaşıya yol açan buluşmalar arzu etmediğimiz duruma sebebiyet
verdi. Bugün itibariyle günlük 30 bin vaka ve 150 vefat ile yeni bir pik yaşıyoruz.
30 bini aşkın insanımızın hayatını kaybetmesi
bize bir şey ifade etmiyorsa Allah muhafaza daha büyük musibetler karşısında neler yaşayacağımızı
düşünmek bile istemiyorum. Millet olarak herhangi bir bölgemizde, şehrimizde
meydana gelen bir felaket karşısında gösterdiğimiz hassasiyeti korona belasını
yaşadığımız bir yıl içerisinde birbirimize çok gördük. Bunun pek çok nedeni
olmakla birlikte bizi asıl üzen husus, çok basit ve hiçbir kaybımızın
yaşanmayacağı hususlarda göstermekten imtina ettiğimiz hassasiyettir.
Yukarıda saydığımız sebeplere ilaveten mesela,
gençlere yalvaran
ebeveyn ve aile büyüklerine rağmen gençlerin akranları ile bir araya gelip
saatlerce maske ve mesafe kurallarını hiçe sayacak şekilde vakit geçirmeleri
bizleri çok üzmüştür. Yapılan bulaşı takibinden anlaşılıyor ki bu tür
buluşmalar büyük ölçüde aile için salgına yakalanmayı arttırmıştır. Uyarılara
rağmen maalesef mazeret bulma, kötü örneklerden kendilerini haklı çıkaracak
deliller öne sürme gençlerimizin en çok başvurdukları yöntemdir.
Allah var, gençleri suçlayıp kendimizi temize çıkaramayız. Bizim yaşımızda
olanların dikkatsizliklerini de gördük. Ama gençlerin dışarıda daha uzun süre
kalmaları ve daha çok mekanda bulunma imkanları söz konusu olduğu için en çok
onların dikkat etmeleri gerekiyor.
Bu, belki de bizim insana, varlığa bakışımızla,
varlık tasavvurumuzla alakalı bir durumdur. Zira tasavvur dünyamız ve varlık
tasavvurumuz bizim “öteki” ile ilişkimizi belirliyor.
Ariflerimiz çok veciz ifadelerle, şiirlerle, öykülerle tasavvurumuzu
inşaya çalışmışlar, onlara minnettarız. Ne var ki kendimize yabancılaştırıldığımız
bir sistemin ürünleri olan bizler bu tasavvur oluşumunda nerede durduğumuzu,
nerede durmamızın gerekli olduğunu düşünemiyoruz. (Asıl kaybımız bu)
İbn Arabi Hazretleri bu hususta “Adı varlık
olan her şeye hürmet etmek gerek” diyerek çok önemli bir ilke belirlemiş. Yunus’un, “Yaratılanı
severiz Yaratandan ötürü” sözü de bu meyanda söylenmiş sözlerden olup
kainata, dünyaya, insana dair tasavvurumuzu inşaya matuftur.
Asıl kaybımız dediğimiz tasavvur erozyonu bizi
biz eden değerlerden uzaklaştırdı. Gençleri bu konuda mazur görmesek de anlıyoruz çünkü büyükleri olarak bizim
onlara yeterince yardımcı olduğumuzu düşünmüyorum. Aramızdaki kuşak farkı,
teknoloji ve kullanımında amaç farklılıkları gençlerle aramıza asırlar boyu
oluşmayacak boşluklar koydu.
Ama bütün bunlara rağmen COVİD’li günlerde duyarsızlıklarımızı mazeretlerle örtbas edemeyiz. Yeni bir dalga ile karşı karşıya olduğumuz bugünlerde salgınla baş etmemiz için daha dikkatli ve daha hassas olmak zorundayız.