Geçen hafta yazımızı orucun açlıkla ilişkisi ile bitirmiştik.
Orucun açlıkla ilişkisi bu ibadetin tabiatı ve amacı ile alakalıdır.
Oruç, Allah'ın "Ol!" emriyle varlık alanında görünür hale gelen insanın, kendi varlığının mana ve sırrını keşfetme süreçlerinden olup insanın mutlak manada muhtaç ve şükreden bir varlık olduğu hakikatinin, bizzat beden ve ruh üzerinde bir tecrübeye dönüşmesidir.
Oruç bir yönüyle kişinin arzu ve isteklerine, iştah ve şehvetine sahip çıkmasıyla bedenini küçültmesidir. Bu küçül(t)me sadece bedeni aç bırakarak zayıflatmak suretiyle arzuların kabarmasının önüne geçilmesi değil, orucun “takva” boyutuyla da alakalıdır. Yani oruçlu iken isteyerek, gönülden hatta iftihar ederek gün boyunca açlık ve susuzluğun giderilme ihtiyacı gibi yine cinsel arzular için de bir sıkıntı taşımadan, huzur ile ertelenmesi söz konusudur. Oruç ibadetinde de gönüllülük, rıza ön planda olduğu için takva güçlenir.
Elbette ki mide ve şehvet, nefsin -ki nefs kişidir, egodur- en güçlü beslenme kaynaklarıdır. Bu kaynakların musluğu geçici de olsa kısıldığında, nefsin hakimiyeti zayıflar. Bu bir ceza değil, terbiye yani eğitimdir. Zamanının önemli bir bölümünü alan yemek-içmek ve cinsellik ile ilgili düşünce, istek ve hayaller askıya alınarak manevi yön ya da ruh -ki o Allah’tan bir nefhadır- özgürleşir. Bu yönüyle oruç, bedenin yoğunluğunu kırıp, ruhun yani manevi yönünüzün latifliğini ortaya çıkarma talimidir.
Özelde İbnü'l-Arabî’nin düşünce ikliminde ama genelde İslam metafiziğinde oruç, sadece yıllık bir ibadet değil, insanın ontolojik konumlanmışlığı, yani insanın evrendeki varoluşsal duruşu olarak ele alınır. Çünkü yaratılışı itibariyle insan muhtaçtır hatta gerçek anlamıyla yoksuldur. Sadece beslenmede değil, insan, her anlamda yoksul olup Allah'a muhtaç olan, varlığını O'ndan alan ve dolayısıyla O'na yönelmekle mükellef olan varlıktır. "Oruç, bu konumlanmışlığın senelik hatırlatıcısı değil, hasseten o konumlanmışlığın kendisidir." Yani İslam’daki manasıyla oruç, insanın kulluğunun en somut tezahürüdür.
Oruç bilincine erişen, bu ibadetin taşıdığı değer ve manayı hatırlamak için Ramazan ayının gelmesini beklemez. Zira insan, yaratılışı itibariyle "fakr" içindedir; yani her an Allah'ın yaratmasına, yaşatmasına, merhametine, hidayetine ve yardımına muhtaçtır. Oruç, bu metafizik gerçeği fizikî olarak yani bedenimizle yaşatır. Yemek ve içmekten kesilen insan, aslında kendi varlığının devamı için bile “dışarıya” muhtaç olduğunu bu şekilde tecrübe der. Bu tecrübe, önceki yazımızda Fatır suresinin 15. ayeti bağlamında “Ğani”liği anlatırken ifade ettiğimiz gibi, insanın kendi kendine yeterli bir varlık olmadığını, aksine her an Allah'a muhtaç ve bağımlı olduğunu hatırlatır.
Orucu bu anlayışla “sadece yıllık bir ibadet" olmaktan çıkarmak mümkündür, yani orucu takvimsel bir tekrar olmanın ötesine geçirmemiz yaratılışımızın maksadını anlamamızla gerçekleşebilir. İşte bu, insanın ontolojik konumlanmışlığının özüdür: "Ben varım ama varlığım benden değil, O'ndan(cc)."
Orucun en çarpıcı yönü insanın, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu "Es-Samed" isminin ahlakıyla ahlaklanmasıdır.
Normal şartlarda insan; yemeğe, içmeye ve cinselliğe ihtiyaç duyan bir varlıktır. Allah ise yemez, içmez ve müstağnidir yani ihtiyaçsızdır. Oruç tutan insan, gün boyu beşeri ihtiyaçlarından sıyrılarak, geçici ve sınırlı da olsa "Rabbinin sıfatını taklid eder." Bu, kulun kendisine has beşeriyet perdesini inceltip, İlahî olan tenzihe en çok yaklaştığı andır. Tasavvuf ehli buna tahalluk yani ahlaklanma, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmak der. İnsan oruçluyken, melekût alemine ve Hakk’ın tenzih sıfatına bir pencere açar.
Oruca 'benzersizlik' ilişkisi merkezli yaklaştığımızda Allah’ın ortağının olmaması ile yüzleşiriz. Oruç ibadetine de riya ve gösterişin karışma ihtimalinin olmaması oruç ibadeti, "Şeriksiz Olan'a" en çok benzeyen ibadettir. Gizlidir, kul ile Rab arasındadır.
Elbette aç kalmak da oruç için değerdir. Metafizikçiler, "Mide doluyken fikir uyur, hikmet susar. Mide boşken fikir uyanır, hikmet konuşur" derler. Bu yüzden aç kalmak orucun gereğidir, amacıdır, İlahî muraddır. Oruçta tok kalmak için destek mahiyetindeki arayışlar bu ibadetin özüyle çelişir. Görüyoruz, kimileri iftarda tıka basa ve çeşit çeşit yemekle adeta gündüz yaşanan açlığın intikamını alıyor. İftar sofraları açlığın bütün esprisini yerle yeksan ediyor. Çünkü,
Orucun bir özelliği de kişinin aç, susuz kalmasıdır. Ancak Ramazan ayındaki iftar sofralarımıza baktığımızda nefsimizin bu ay daha da azgınlaşması işten bile değil. İftarda doyurucu, kalori ve vitamin değeri fazla yani insanın nefsini kuvvetlendiren gıdaların tüketilmesi orucun hem açlık çekme hem de şehveti dizginleme amacını zedeler. Bunun anlamı da insan fakr ve muhtaçlığını unutması olur. Müstağniliğin kapısı da böyle açılır.
Devam edeceğiz inşaallah.