Yüce Allah, Tevbe Suresi'nin 34 ve 35. ayetlerinde insanlık tarihinin en büyük tehlikelerinden birine dikkat çeker:

"Ey iman edenler! Bilin ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollarla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara elem verici bir azabı müjdele! O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak; alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve kendilerine: 'İşte kendiniz için biriktirdiğiniz budur; şimdi tadın biriktirdiklerinizi!' denilecektir." (Tevbe, 9:34-35)

Bu ayetler sadece geçmişte yaşamış Yahudi ve Hristiyan din adamlarının yanlışlarını anlatan tarihî bir olay değildir. Kur'an'ın mesajı evrenseldir. Dini makamını, ilmî otoritesini veya manevî nüfuzunu kullanarak insanların mallarını haksız yollarla elde eden, dini Allah rızası yerine şahsî servet ve güç kazanmanın aracı hâline getiren herkes bu ilahî ikaz üzerinde düşünmelidir.

Ne yazık ki günümüzde de bazı kimseler, şeyhlik, mürşitlik veya dinî liderlik iddiasıyla insanların samimi dinî duygularını istismar edebilmekte; Allah'a teslim olması gereken gönülleri kendilerine bağlamaya çalışabilmekte ve büyük servetler biriktirebilmektedir. Oysa gerçek mürşit, insanları kendisine değil Allah'a yönlendirendir.

Yüce Allah şöyle buyurur:

"Allah'ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmayın." (Bakara, 2:41)

Bir başka ayette ise şöyle uyarır:

"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir bedel karşılığında satanlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmamaktadırlar." (Bakara, 2:174)

Resûlullah (s.a.v.) da ümmetini şu sözleriyle uyarmıştır:

"Kim ilmi, Allah'ın rızası için öğrenilmesi gerekirken dünya menfaati elde etmek için öğrenirse cennetin kokusunu bile alamaz." (Ebû Dâvûd)

Bir başka hadisinde ise şöyle buyurmuştur:

"Sizin için en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir." (Ahmed b. Hanbel)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hayatı boyunca ümmetinden servet toplamadı. Saraylarda yaşamadı. İnsanların mallarını değil, kalplerini kazandı. Kendisine getirilen hediyeleri çoğu zaman ihtiyaç sahiplerine dağıttı. O'nun hayatı tevazu, emanet ve fedakârlığın en güzel örneğidir.

Kur'an'ın övdüğü mümin ise mal biriktirip kasalar dolduran değil; Allah yolunda infak eden, yetimi gözeten, fakiri doyuran ve emanete sahip çıkan kimsedir.

Hiçbir din büyüğü, hiçbir şeyh, hiçbir âlim Kur'an'ın ve Resûlullah'ın önüne geçirilemez. Müminin ölçüsü şahıslar değil, Kur'an ve sahih sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun." (Nahl, 16:43)

Ancak din adına konuşan herkes de Kur'an ve sünnet terazisinde değerlendirilmelidir. Körü körüne bağlılık, İslam'ın öğrettiği bir anlayış değildir.

Bugün her mümin şu soruyu kendisine sormalıdır: Din bizi Allah'a mı yaklaştırıyor, yoksa insanlara bağımlı hâle mi getiriyor? Toplanan mallar gerçekten Allah yolunda mı harcanıyor, yoksa kişisel servet ve ihtişamın aracı mı oluyor?

Unutulmamalıdır ki din, ticaret malı değildir. Allah'ın adıyla elde edilen haksız kazanç, en ağır hesaplardan biridir. Çünkü burada yalnız mallar değil; insanların imanları, güvenleri ve samimiyetleri de istismar edilmektedir.

Tevbe Suresi'nin bu ağır uyarısı bugün de vicdanlara seslenmektedir: Din üzerinden servet devşirenler, emanetleri şahsî menfaatlerine dönüştürenler ve insanların dinî duygularını sömürenler, dünya mahkemelerinden kurtulsalar bile Allah'ın adaletinden kaçamayacaklardır. O gün ne makam fayda verecek ne de biriktirilen servet. Fayda verecek olan yalnızca ihlas, takva ve salih ameldir.

Allah bizleri dini yaşayanlardan, emaneti koruyanlardan ve hakikati dünya menfaatine satmayan kullarından eylesin. Âmin.