Geçtiğimiz yıl Tahran’dan getirdiğim Farsça kitaplar çalışma masamda duruyor. Fars dili ve edebiyatı üzerine akademik bir derinleşme niyetiyle, o alanda doktora yapan bir dostumdan rica etmiştim bu eserleri. Ancak kitapları incelediğimde ilginç bir tabloyla karşılaştım: On üç kitaptan yedisi, Batı edebiyatının klasikleriydi. Victor Hugo’nun Sefiller’i, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i, Virginia Woolf’un Dalgalar’ı... Türkçesini defalarca okuduğumuz bu eserlerin şimdi Farsçasıyla karşı karşıyaydım. Bu manzara aslında tek bir gerçeğe işaret ediyordu: İran, Doğu’nun kalbinde Batı’nın kültürel izlerini sandığımızdan çok daha derin taşıyordu.
Tarihin Kırılma Noktası: Kaçarlar’dan Pehleviler’e
İran’da İngilizce bilenlerin ve Batı literatürüne vakıf olanların sayısı, bölge ülkeleriyle kıyaslandığında oldukça yüksektir. Bu durumun kökenleri 20. yüzyılın başındaki siyasi kırılmalara uzanır. İngiltere’nin güneyden başlattığı işgal ve ardından 1921 askeri darbesiyle yükselen Rıza Şah Pehlevi süreci, 130 yıllık Kaçar Hanedanlığının sonunu getirdi.
Bu geçişte İngilizlerin stratejik bir mühendisliği olduğu tartışılagelmiştir: Türkiye’de bir Türk hanedanı (Osmanlı) varken, İran’da da Türk kökenli bir hanedanın (Kaçarlar) kalmasını istemedikleri, bunun yerine Fars kökenli bir hanedanı destekledikleri iddia edilir. İşte Pehlevi dönemi, bu stratejinin bir parçası olarak İran’ın sanatını, edebiyatını ve tekniğini "modernleşme" adı altında tamamen Batı eksenine kaydırdığı bir devir oldu.
Musaddık’ın Kaderi ve Menderes Paraleli
İran tarihinin en dramatik sayfalarından biri şüphesiz Muhammed Musaddık dönemidir. Petrolü millîleştirme hamlesi, onun hem sonunu hazırladı hem de hafızalara kazınmasını sağladı. 1953’te İngiliz ve Amerikan istihbaratının organizesiyle gerçekleşen darbe süreci, oldukça karmaşıktı. Önce ülkeden kaçan Şah, ardından yürütülen "Musaddık aslında Batı ile anlaştı" kara propagandası ve nihayetinde düzenlenen yeni bir darbeyle geri döndü.
Vatana ihanetle suçlanan Musaddık’ın hapis ve ev hapsiyle geçen yılları, bizlere Türkiye’de Adnan Menderes’in yaşadığı trajik süreci hatırlatır. Her iki isim de millî bir uyanışın ve Batı hegemonyasına karşı duruşun bedelini ağır ödemişlerdir.
İnkılap Sonrası Kültürel Devamlılık
1979 İran İslam İnkılabı, siyasi yapıyı kökten değiştirse de kültürel alanda Batı etkisi bir şekilde varlığını sürdürdü. Yönetim kademeleri değişse de özellikle sanat ve kültür çevreleri, Pehlevi döneminde edindikleri "Batılılaşmış" perspektifi mollalar devrinde de korudu. Bu, İran’ın içindeki "ikinci İngiliz hayranlığı" ya da İngilizceye olan akademik tutku olarak adlandırılabilir.
Kissinger’ın İtirafı: Köklü Devlet Geleneği
İran’ın bölgedeki konumunu belki de en iyi özetleyen anekdot, eski Meclis Başkanı Laricani ile Henry Kissinger arasında geçendir. Kissinger’ın Laricani’ye masada söylediği şu sözler manidardır:
"İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kendi çizgilerimizi çizdik; ülkeleri isimlendirdik; birine Filistin dedik, birine Suriye, birine Türkiye, birine Irak... İki ülke hariç: Biri İran, diğeri Mısır. Siz vardınız, varsınız ve var olacaksınız. Sizinle uzlaşmaktan başka çaremiz yok."
Kissinger gibi "stratejik akıl" yürüten bir ismin bu tespiti, İran’ın suni bir yapı olmadığını, köklü bir tarihsel bilince sahip olduğunu itiraf niteliğindedir. Ancak bu itirafın arka planında, İran üzerindeki İngiliz-Amerikan oyunlarının hiçbir zaman bitmediği gerçeği de yatar.
Sonuç
İran; tarihî derinliğiyle Doğu, kültürel dönüşümleriyle Batı arasında sıkışmış, ancak her daim "var olmayı" başarmış bir coğrafyadır. Masamdaki o Farsça tercüme kitaplar, bu karmaşık kimliğin sessiz şahitleridir. Bugün yaşanan tüm siyasi gerilimlere ve dönüşümlere rağmen, İran’ın bu köklü devlet geleneği ve kültürel melezliği, onu bölgenin en ilginç ve analize muhtaç aktörü kılmaya devam etmektedir.