Popüler tarihin yanı sıra edebiyat, sanat ve kültür alanlarında geniş bir malumat birikimine sahipti İlber Ortaylı. Hemen her konuda bir fikri, her meselede bir yorumu vardı. Onu bir gün Osmanlı tarihi, bir gün Sahih-i Buhari, bir başka gün ise Doğu ve Batı dillerinin mukayesesi üzerine bir sempozyumda konuşurken dinleyebilirdiniz.
Vaktiyle bu çok yönlülüğünü anlamlandırmaya çalışan bir dostum, "Sağcı ama sol kökenli; yok yok, solcu ama sağ kökenli" diyerek onun ideolojik kayganlığını özetlemişti. "Kör ölür badem gözlü olur" kabilinden bir güzellemeye girmeden, gerçekleri konuşmak gerekirse; biz onu her şeyden önce "üstünlükçü" tavrıyla, kitlelere sevdirdiği "cahil" yaftalamalarıyla tanıdık. Ancak kendisinin her fırsatta vurguladığı "Elhamdülillah Müslümanız" beyanı gereği, onu her şeyden önce bu dairenin bir parçası olarak görmemiz gerektiğini de not düşmeliyim.
Şöhretin Afeti ve "Medyatik" Dönüşüm..
Mustafa Armağan’ın yerinde tespitiyle; "Ne olduysa şöhret, afet olduğunu bir kere de onun şahsında belgeledi." 2000’li yılların başından itibaren İlber Ortaylı, bir ilim ve fikir adamı olmaktan ziyade "her şeyi bilen" bir allâme-i cihan, medyatik bir fenomen haline geldi. Tarih, "mümin kitlesine" göre adeta onun ağzından konuşuyordu.
Hatta rahmetli hocası Halil İnalcık’ın, Bilkent’teki bir sempozyumdan sonra ilmen vefat eden talebesi hakkında; "Söyleyin İlber’e de biraz az gezsin, oturup kitap yazsın" dediğini bizzat duyan şahitler varken, bu akademik savrulmayı görmezden gelmek mümkün değildir. Bu dönüşüm, bir alimin popülarite uğruna derinliğini kaybetmesinin hüzünlü bir hikâyesidir.
Tarihçiliğin Sınırları ve Maddi Hatalar..
İlber Ortaylı’nın tarihçiliği son yıllarda akademik çevrelerde daha yüksek sesle tartışılır oldu. Özellikle "bizim camia"da yetkin tarihçilerin yetişmesiyle, Ortaylı’nın sunduğu bazı bilgilerin gerçekliği sorgulandı. Basit ama çarpıcı bir örnek; Avrupa ve Biz kitabının 37. sayfasında üst üste iki maddi hata göze çarpar:
"Sırpsındığı Savaşı dediğimiz 15. yüzyılda Balkan geçitlerinde bizim bir ricatimiz vardır. Ricat değil, bozgundur o."
Oysa "Sırpsındığı", "Sırpların kırıldığı" zaferdir. 1364’teki bu savaşta bozguna uğrayan Türkler değil, Haçlı ittifakıdır. Hatalar bununla da bitmez; Ortaylı aynı yerde bir de hayali bir "II. Varna Savaşı" icat eder. Mustafa Armağan’ın Türk Askerî Kültürü derlemesindeki bir makalesine de taşıdığı bu "olmayan savaş" iddiası, "allâme" olarak sunulan bir profil için ciddi bir akademik özensizlik örneğidir.
Çelişkiler ve Kimlik Tartışması
Zaman geçtikçe İlber Ortaylı’nın, 28 Şubat süreci ve sonrasında dindar camianın önüne "muteber entelektüel" olarak sürülmüş bir figür olduğu kanaati güçlendi. Müslüman kimlik beyan etse de; Filistinlilerin toprak sattığı iddiası gibi siyonist tezlere alan açan söylemleri, Suriyeli muhacirleri aşağılayan ifadeleri ve İslami değerlere mesafeli tutumuyla hafızalarda yer etti.
En belirgin özelliği, adeta kendi kendine yaptığı "reddiyeler" idi. Fethullah Gülen ile Pensilvanya’da görüşüp bunu Samanyolu TV’de anlatırken de; Erbakan ve Milli Görüş hakkında "Türkiye'de 'milli' kelimesini ilk kez doğru anlayan onlardır" diyerek muhafazakar camianın kapılarını kendine açtırırken de aynı pragmatizm devredeydi. Osmanlı’ya dair birkaç takdir cümlesi, maalesef Müslümanların bir kısmının gözünde onu "dokunulmaz" kılmaya yetmişti.
Zahire Göre Hüküm
Şahsi hayatında iyi yönleri var mıdır, kuşkusuz her insan gibi onun da siyah ve beyazları mevcuttur. Ancak bizler, topluma yansıyan "zahir" yönüne tanıklık ettik. Tarihçiliğiyle, çelişkileriyle ve bıraktığı izlerle artık ruz-i mahşerde yaptıklarının hesabını verecektir. Rahmet olsun.