Bedenler ve suretler, adeta bir atölyede yapılmış gibi simetrik, benzer ve duygusuz. Görüntüler tanıdık, gülüşler ve gözyaşları samimiyetten hayli uzak. Gündelik hayattaki aynılık, insan çehrelerinde de kendini gösteriyor. Diri, kusursuz ve canlı bedenlerin; pürüzsüz ve plastik çehrelerin altında çoğu kez bir ruha rastlanılamıyor.
Her yeni yılla birlikte başka bir görünüm modalaştırılıyor, modern zamanın kanaat önderleri tarafından. Bu efsunlu çağrılara kayıtsız kalamayan milyonlar, henüz ergenlik çağına bile ulaşmamış çocuklar, doğal görünümlerini bozuyor ve estetik ameliyatlara yöneliyorlar. Ve her yıl binlerce insan, estetik ameliyatlar ve bu ameliyatların yol açtığı komplikasyonlar yüzünden hayatını kaybediyor.
Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği (ISAPS) verilerine göre; son dört yılda (2021-2025), estetik cerrahideki genel artış oranı %9,2 olarak gerçekleşti. Son verilere göre, dünya genelinde bir yıl içinde plastik cerrahlar tarafından 17,9 milyondan fazla cerrahi ve 17,3 milyondan fazla cerrahi dışı işlem olmak üzere toplamda 35 milyondan fazla estetik uygulama gerçekleştirildi. ABD, 5,4 milyondan fazla işlemle (3,2 milyondan fazla işlemle ameliyatsız uygulamalarda birinci sırada) bir kez daha en çok işlem gerçekleştirilen ülke oldu. Onu 3,2 milyon işlemle (2,3 milyon işlemle cerrahi ameliyatlarda birinci sırada olan) Brezilya ve Çin (2,8 milyon) takip etti. Türkiye, dünya estetik cerrahi pazarında 9. sırada yer alarak küresel liderler arasındaki güçlü konumunu korumaktadır (ISAPS, 2026).
Ülkemiz, dünyada en fazla estetik ameliyatı yapılan ilk 10 ülke içerisinde yer almaktadır. Tüm bu cerrahi müdahaleler sadece estetik kaygılarla yapılmaktadır iddiasında değilim elbette. Ama bu ameliyatların büyük oranda estetik kaygılarla ilgili olduğunu da biliyorum. Oysa insan sadece bedenini ve suretini değil, ruhunu ve ahlakını da güzelleştirmekle yükümlüdür. Çünkü insan sadece maddeden ibaret değildir. İnsanın bir ruhu ve ruhun biyolojik olmayan ihtiyaçları vardır.
Merhum Nurettin Topçu’ya göre kişilik üç unsurdan oluşmaktadır. Bunlar;
Maddi unsur; biyolojik varlık olan beden, vücut.
Ruhi unsur; duygular, istekler ve idealler yani insanın iç alemi,
İçtimai unsur; insanın ailesi ve toplumdaki yeri, kabul görme düzeyi ve saygınlığıdır (Topçu, 2016).
İnsanların görünümleri ve fiziksel özellikleri üzerinden değer gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. İsmet Özel’in: “Dilce susup bedence konuşulan bir çağ” olarak ifade ettiği çağ! Ve ne hazindir ki; insanın bir ruhu olduğu hakikati de unutulmuşa benziyor. Görünmeyen pek çok diğer şeyin değersizleşmesi gibi. Oysa insan bedeninin bakıma, özene ve beslenmeye ihtiyacı olduğu gibi insan ruhunun da bakıma, beslenmeye ve ilgiye ihtiyacı vardır.
İnsanın ruhu, Allah’ın ruhundan bir parçadır. Onun, yani ruhun dünyadaki hiçbir şeyle teskin olmayışının nedeni tam olarak budur. Çünkü o, sonsuzluk aleminde yaratılmış ve dünyaya gönderilmiştir. Nitekim Kuran-ı Kerimde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Secde /9). Dolayısıyla ruhun arayışı, Rabbine yani aslına rücu ettiğinde nihayete erecektir. Ve ruhun gıdası rahmani olan şeylerdir. Ancak bu yolla ruhun canlı ve zinde kalabilmesi mümkün olabilir. Hedonist bir yaşam biçimiyle ruhun muhafazası mümkün değildir.
Güzel olan çirkinleşir, genç olan yaşlanır, doğan büyür, yaşayan ölür. Lakin ruh ölümsüz ve sonsuzdur. Yunus Emre’nin buyurduğu üzere “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil…” Bununla birlikte, ihmal edilen, değer verilmeyen her şey ziyan olur, can da inci mercan da…
Gözlerimizi aynaların efsunlu ve aldatıcı parıltısından çevirip, içimizde batan yıldızlara bakmanın ve bir ruhumuz olduğunu hatırlamanın zamanı gelmedi mi?
Artık evimize, kalbimize, ruhumuza dönelim…
Vesselam…