İnsanın mağaralarda başlayan hikayesi, binlerce yıllık bilgi ve deneyimle gökdelenlere hatta uzaya kadar ulaştı. Havalimanları, metroları, alışveriş merkezleriyle milyonlarca insanın yaşadığı devasa şehirler inşa etti insanoğlu. Ne acıdır ki binlerce yıllık emekle inşa ettiği mega şehirler, ona aradığı mutluluğu veremedi. Makine sesi, beton, is ve duman kaplı şehirlerde; gökyüzünü, güneşi, denizi ve ormanı görmenin artık bir bedeli var.

Ve bugün modern insan, yeniden mağaraya dönüş hazırlıklarına başlamış durumda. Bahsettiğim şey evet hem bir fiziksel mağara ama aynı zamanda ve daha çok psikolojik bir mağara. Hayal kırıklıklarının, ihanetlerin, aldatılmaların, korkuların ve kaygıların sonucunda oluşan, toplumu ve insanı terk etme, sosyal ilişkileri ve sosyal etkileşimi reddetme eğilimi. Yani insanın insanla ve şehirle temasından neşet eden kırgınlıkların sonucu. Şairin dediği gibi “içimiz bir hoşça kal ülkesi…”

Dünya Sağlık Örgütüne göre; dünya genelinde bir milyardan fazla insan ruh sağlığı sorunuyla yaşıyor ve 2021 yılında 727.000 kişi intihar nedeniyle hayatını kaybetti. Depresyon ve anksiyete gibi ruhsal problemlerin bir trilyon dolar büyüklüğünde bir ekonomik maliyet oluşturduğu tahmin ediliyor (WHO, 2025). Tıp dergisi The Lancet’te, yayınlanan “Küresel Hastalık Yükü Araştırması 2023” sonuçları; 2023 yılında yaklaşık 1,2 milyar kişinin bir ruh sağlığı problemiyle yaşadığını ve 1990 yılına göre ruh sağlığı problemi yaşayanların oranının %95 arttığını göstermektedir (Euronews, 2026). Türkiye’ de ruh sağlığı problemlerinin yaygınlık oranının %17,2 olduğu tahmin edilmektedir (Kılıç, 2020).

Modern toplumun bu acınası hali için Merhum Cemil Meriç; “Medeni dünya, uçsuz bucaksız bir hastane koğuşu, ortalığı yürek parçalayan iniltiler dolduruyor” demişti. Adına modern hayat denen ama insanlık tarihin en vahşi sahnelerinin sergilendiği bu tiyatroda insan daha önce hiç olmadığı kadar yorgun, tükenmiş ve ümitsiz durumda. Gazze’de ağzı süt kokan yavrular boğazlanırken, başka bir coğrafyada şehirler bombalanıyor. Ülkeler masa başında el değiştiriyor, haritalar yeniden çiziliyor. Adına medya denen bataklıkta her saniye başka bir kutsala hakaret ediliyor.

Evde oturan bir insan, sokaktan gelen sesler arttığında ve rahatsız olmaya başladığında pencereleri kapatır ya, insan da dünyanın görüntüsü ve gürültüsü çirkinleştikçe göz ve gönül pencerelerini kapatıyor birer birer. Kendini insan istifi şehirlerden köylere, kırlara, ormanlara, dağlara ve mağaralara atmak istiyor. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’de Mekke’deki müşriklerden ve zulümlerinden bunalınca sık sık Hira Dağında bulunan mağaraya sığınırdı. Tasavvufta ki “halvet” hali de başka bir örneğidir. Hoca Ahmet Yesevi’nin yaptığı, dünyayı terk ettiği gibi. Friedrich Nietzsche’nin, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserinde de benzer bir hikâye anlatılır.

Bir yaprağın ağaçtan kopması gibi insanlarda usul usul kopuyor toplumdan ve hayattan. Belki fiziksel olarak mağaralar henüz inşa edilmedi ama psikolojik mağarasını örenlerin sayısının hayli fazla olduğunu düşünüyorum. Yani şehirle, insanla ve toplumla olan etkileşimini azaltan, ilişkilerini sınırlandıran insanlardan bahsediyorum. Yorgun, kederli, hayal kırıklığına uğramış, aldatılmış, örselenmiş insanlardan bahsediyorum. “Ne kadar az insan; o kadar çok huzur” sözünün yaygınlığı bile bu durumun bir göstergesi olarak okunabilir.

İnsan, tek ve baki olan dostunun yalnızca Allah olduğunu, sadece Allah’ın insanı yanıltmayacağını anladığı ve kaderine razı olduğu gün dünyanın tüm esaretlerinden ve yüklerinden kurtulacaktır. Başımıza gelen şeyler bir imtihanın farklı alanlardaki ve türdeki soruları gibidir. Bu kısa ve çeldiricileriyle meşhur dünya hayatında Allah’ın yardımını umarak doğru cevapları bulmaya gayret edelim.

Vesselam…