"Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder."
Bu söz, söylenmiş sözler içerisinde değerli bir sözdür. İmam Gazali, insanı anlatırken bir benzetme yaparak mesajının daha kalıcı ve anlaşılır olmasını istemiş olmalı. Bu değerli söz ile kast edilen şey ise muhakkak ki insanın kabı ile insanın kalbinin aynı olmadığıdır. Tıpkı cevizin kabuğu ile cevizin içinin farklı olması gibi.
Kitapların, içindekiler bölümü vardır ve bize o kitaptaki bilgiler hakkında kısa bir özet sunar. Rafineri gıdaların ambalajlarında da içindekileri gösteren açıklamalar bulunur. Hülasa, içindekiler kelimesi hayatın pek çok alanında kullanılan bir sözdür. Bizim üzerinde duracağımız şey ise “insanın içindekiler” hakkındadır.
İnsanın içindekiler denilince, aklımıza pek çok şey gelebilir. İç organlarımız, belki de iç organlarımızın içindekiler. Fakat bu söz ile kast edilen genellikle insanın kalbinde yani gönlünde olanlardır. “İçi fesat dolu”, “içi merhamet dolu”, “içi intikam dolu”, “içi huzur dolu”, “içi iman dolu”, bu kullanımlara örnek olabilir.
Evet, insanın içindekiler ifadesiyle anlatmayı murat ettiğim husus, insanın iç alemi yani gönül dünyasıdır. Organlarımızın ihtiyacı olan kanı ileten, fizyolojik bir et parçası olan kalp değil; insanın düşüncelerini, tercihlerini ve hareketlerini doğuran kalp, yani gönüldür. Sevgili Peygamberimiz kalbin (gönül) önemini şöyle anlatır; “…Bilin ki! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki! O, kalptir” (B52 Buhârî, Îmân, 39).
Beyin mi? Kalp mi?
İnsan beyni mi daha önemli yoksa insan kalbi mi daha önemli tartışması binlerce yıldır var ve muhtemelen bundan sonra da devam edecek. Bu tartışmaya girmeyeceğim. Lakin kendimce bu iki organın işleyişi bakımından bir ayrım yapacağım. Şöyle ki; insan beyni pratik, mantıklı ve faydalı olanı önerir. Kalp ise imanî, ahlaki ve insani olanı seçer. Şayet o kalp ki, Allah korkusundan uzaklaşmamış; dünyanın kiri ve pası ile bulanmamış ise.
İnsanın içi, yani özü, yani kalbi; kendisine saf ve temiz halde ve eşsiz bir cevher olarak verilmiştir. Bu, insana verilmiş olan emanetler içerisinde en değerli olandır. Her insanın gönlünü ve gönlünün içindekileri korumak gibi evrensel bir yükümlülüğü vardır. Gönlümüze aldığımız her şeyden ve gönlümüzde olmayan şeylerden elbet hesaba çekileceğiz. Dolayısıyla, gönlümüzü bu haz ve hız ikliminde muhafaza etmek için onu manevi bir zırhla perçinlemek zorundayız. Gönlümüze aldığımız her şeyi büyük bir titizlikle seçmeliyiz.
İçimizdekiler > dışımızdakiler…
Hayatım boyunca insanın içinde olanların, insanın dışında olanlardan daha üstün ve tesirli olduğuna inandım. İnsanın içinde olanlar; mesela iman, edep, ahlak, değerler, niyetler, idealler, yaşam amaçları, istekler, korkular, kaygılar, beklentiler, sevgiler…
Bugün insanın bir içinin yani bir gönlünün olduğu adeta unutulmuş gibi. Bedenler, suretler, görüntüler üzerinden insan tasnifi yapılıyor. Kimse bizim nasıl olduğumuzla ilgili değil, ilgilenilen şey nasıl göründüğümüz!
Üstadın ifade ettiği gibi;
“Dilce susup,
Bedence konuşulan bir çağda
Biliyorum kolay anlaşılmayacak…”
“Ürperen bir kalp, merhamet yüklü bir bakış, yaşaran bir göz, ıstırap duyan bir ruh, haset etmeyen bir gönül ve kem söylemeyen bir dil… Bunlar, kaybettiğimiz ve bugün içtimai hayatta eksikliğini hissettiğimiz güzelliklerden bazıları. Gelin yeniden gönlümüze yani evimize, “çalabın tahtına” dönelim, orayı güzelleştirelim. Gönlümüzü yüklerinden kurtarıp, hür bırakalım.
Sahi sizin içinizdekiler neler?
Vesselam…