Geçen haftaki yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Son bölümde Sn. Hulusi Akar'ın, Jeffrey ile olan görüşmesinde dile getirdiği; "Devletimizin hak ve menfaatlerinin korunacağı, bir terör koridoruna asla müsaade edilmeyeceği, ABD'nin YPG/PKK ile ilişkisini sonlandırması ve gözlem noktalarından vazgeçmesi gerektiği" gibi hususları vurgulamış, MGK'da alınan karalara da atıf yaparak bir İMADA bulunmuştum… Yazımı tamamlayıp gazeteye gönderdikten saatler sonra yaşananlara bakarsanız, tamda ima ettiğimiz doğrultuda seyretti. Zira Sn. Cumhurbaşkanımızın "Fırat'ın Doğusuna harekat birkaç gün içinde başlayacak" ifadesinin, dünya kamuoyunda bomba etkisi yaptığı herkesçe malum.

Akabinde ABD ve AB'nin bilindik "endişeliyiz" açıklamaları birbirini kovaladı beklendiği üzere. ABD'nin Suriye'deki muhalifleri, "operasyona destek vermemeleri" noktasında uyarması ise sürpriz olmadı. Hatta önceleri "ABD, Fırat'ın doğusuna bir operasyona izin vermez" diyen değme stratejistlerin, şimdilerde "birkaç gün" ile ilgili bir zaman termini geliştirdiğini bile izledik… Ne var ki Devletimizin en üst makamından bunun ilan edilmesi, operasyonun her şeye rağmen başladığının en bariz resmiydi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, terör örgütlerine lojistik sağlayacak bölgelere başlattığı hava harekatları ve topçu atışları da bir nevi habercisi…

Sonuçta haftalardır belki de aylardır yazdığımız Fırat'ın doğusu meselesinin, ete kemiğe bürünmek üzere bir hal aldığını artık söyleyebiliriz. O nedenle DENGELİ BİR TUTUM sergileyen Devletimizin, asıl HEDEF OLARAK YPG'Lİ TERÖR UNSURLARINI göstermesi yerinde olduğu kadar önemlidir. Bunun hassasiyet ve kararlılıkla beraber, muhataplara verilen bir uyarı mesajı olduğu ise muhakkaktır. Kaldı ki uluslararası hukuk dilinde; bir devletin herhangi bir örgüte, yapıya veya ülkeye silah göndermesi, onu ne derece tanıdığının ölçüşlerini çizdiği herkesçe biliniyor. Nitekim bu durum, sağlanan silahlar ve ABD'nin 30 bin YPG'liyi eğitileceği iddiasıyla birlikte düşünüldüğünde, fazla söze de hacet bırakmıyor.

***

Geldiğimiz aşamada harekatı yapmamamız yahut mümkünse kısıtlamamız için, bir direnç mekanizması ile karşılaşmamız kuvvetle muhtemel. Buna oyalayarak mı, siyasi baskıyla mı yoksa unuttukları müttefiklik ilişkilerini kullanarak mı yeltenirler bilinmez ama birilerinin söz konusu operasyondan HOŞNUT OLMADIĞI gayet açık. Esasen günümüzde saydıklarımızı çağrıştıran gelişmelerde yaşanmıyor sayılmaz. Mesela Sn. Cumhurbaşkanımızın, ABD'nin Münbiç'teki yeni oyalama taktiklerinden bahsederken; "Cambaza bak oyunu oynuyorlar" demesi en net şekilde bu demektir. Elbette SDG'lilerin "Esad rejimini sınırlarını korumaya çağırması" ve belli odakların Roj Peşmergelerini operasyon bölgesine konuşlandırmaları da diğer örnekler arasında zikredilebilir.

Fakat böylesine kritik bir operasyonun arifesinde, BAŞKA BİR TAKIM HADİSELER de oldukça dikkat çekici seyrediyor. Özellikle Soros'un sarı yeleklilerine özenen bazı kimliklerin, üstü kapalı bir üslup takınarak SOKAĞI İŞARET ETMESİ, bunda zamanlaması açısından başrol oynamakta. Yanlış anlaşılmasın sakın! Kesinlikle kimseyi zan altında bırakmak gibi bir niyette değiliz. Lakin haftalık The Economist dergisinin son sayısında dahi, Gezi protestolarının yeniden gündeme taşınması size de manidar gelmiyor mu!?

Hülasa Ülkemize yönelik sinsi tehditlerin bertaraf edilmesi adına; yani BEKAMIZ, GÜVENLİĞİMİZ, kısacası YARINLARIMIZ adına, bu ve benzeri müdahaleleri yapmamız kaçınılmazdır. Bunu bir asır önce savunduğumuz ideallerle özdeşleştirmek ise elzem. Çünkü o dönem neler olduysa, bugün aynı merkezlerin KILIK DEĞİŞTİREREK ülkemizin güney sınırında kantonlar oluşturduğu, bölgenin demografik yapısını bozduğu, Akdeniz'den Hazar'a bir koridor hesap ettiği ve coğrafyanın haritasını değiştirilmek istediği kati surette yadsınamaz. O cihetle verdiğimiz mücadeleyi bir İstiklal Savaşı, bir Çanakkale misyonu, bir Milli Mücadele ruhuyla tarif etmek hiçte abartı görülmemelidir. Unutmayın zor oyunu bozar ve de bozacaktır.

Vesselam…