Filistin devletinin tanınması, vicdan sahibi çevrelerce bir ayrıcalık değil, Filistin halkının tarihsel ve hukuki bir hakkı olarak görülmektedir. Bu tanıma, doğru bir çerçevede ele alındığında, direnişi tasfiye etmenin değil; İsrail işgalini hukuken ve siyaseten mahkûm etmenin güçlü bir aracına dönüşebilir.
Bağımsız bir Filistin devletinin uluslararası düzeyde tanınması, İsrail’in egemen bir devlete saldırdığı gerçeğini ortaya koyar. Bu da Filistin halkının meşru müdafaa hakkını teyit eder. Dolayısıyla 7 Ekim’de yaşananlar bir “suç” değil, Gazze ablukasını kırma ve özgürlüğü yeniden kazanma çabası olarak değerlendirilmelidir.
Ancak bu sürecin en kritik noktası, tanımanın şekli ve içeriğidir. Batı’dan gelecek tanımanın şartlı ve eksik olması, Filistinliler için hiçbir gerçek değer taşımaz. Çünkü bu tür tanımaların neticesi, sınırları belirsiz, egemenliği olmayan, zayıf bir yapıdan öteye geçmez. Bu ise bir devlet oluşumu değil, işgalin yeni bir kılıfla sürdürülmesi anlamına gelir.
Gerçek bir devletin tanımı; uluslararası olarak tanınmış sınırlar, başkent Kudüs, zorla silahsızlandırılmamış bir ordu, hava sahası, kara ve deniz sınırları üzerinde tam kontrol, serbest havaalanı ve limanlar, yaşam tarzını özgürce tayin hakkı olmalıdır. Nakba dosyasının adil tazminat taleplerinin korunması, ayrıca halkın iradesini yansıtan özgür seçimlerdir. Nakba dosyası, 1948’te yaşanan göç ve mülkiyet kayıplarını belgeleyen, Filistinlilerin haklarını uluslararası düzeyde talep etmesine imkân veren hukuki ve siyasi kayıtları ifade eder.
Bugün itibarıyla Birleşmiş Milletler üyesi 156 ülke Filistin’i tanımış durumda. Bunların büyük kısmı Asya, Afrika, Latin Amerika ve Arap ülkeleridir. Ancak son dönemde Batı’da dikkat çeken bir gelişme yaşandı: 2024 ve 2025 yıllarında İrlanda, İspanya, Norveç, Slovenya, Malta ve Fransa Filistin devletini tanıdıklarını resmen ilan ettiler.
Ne var ki Batı’nın çifte standardı burada da kendini gösteriyor; Müslümanlar söz konusu olduğunda çoğu zaman kör ve sağır davranıyor. Burada kastedilen Batılı hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve ana akım medya organlarıdır. Aynı kurumlar, başka coğrafyalarda yaşanan hak ihlallerine karşı hızlıca tepki verirken; Filistin’deki sistematik işgal, abluka, sivil ölümleri ve insani kriz karşısında ya sessiz kalıyor ya da durumu görmezden geliyor. Örneğin Avrupa Parlamentosu, Ukrayna’daki savaşta güçlü bir dayanışma sergilerken; Gazze’deki yıkım karşısında benzer bir tutumu sergilemekten kaçınıyor. Amerikan medyası, İsrail’in güvenliğini merkeze alırken, Filistinlilerin yaşadığı acıları çoğu zaman arka plana itiyor. Bu tutum, evrensel insan hakları söyleminin ne kadar seçici ve çıkar odaklı kullanıldığını gözler önüne seriyor.
Vicdan sahibi olanlar ise bu sessizliğe karşı duranlardır. Onlar insan haklarını kimlikten bağımsız bir ilke olarak savunan gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, aktivistler ve diğer vatandaşlardır. Bu insanlar, Gazze’de yaşanan insanlık dramını görünür kılmak için seslerini yükseltiyor, protestolar düzenliyor, yazılar yazıyor, sosyal medyada gerçeği haykırıyor. Onların çabaları, küresel vicdanın hâlâ var olduğunu ve adaletin sesi olmaya devam ettiğini gösteriyor.
Siyonizmin dünya için tehlikeli bir varlık olduğu gerçeği ise yalnızca Filistin halkına yönelik saldırılarla sınırlı değildir. Bu ideoloji; yayılmacı, ayrımcı ve militarist yapısıyla sadece bölgesel barışı değil, küresel barışı da tehdit ediyor. Uluslararası hukuku hiçe sayarak işgali meşrulaştırmaya çalışıyor, medya gücüyle gerçekleri çarpıtıyor, diplomatik baskılarla devletleri susturuyor, ekonomik çıkarlar uğruna insan haklarını görmezden geliyor. Siyonist yapılanmalar, kendi çıkarları için savaşları körüklemekten, toplumları kutuplaştırmaktan ve demokratik değerleri zayıflatmaktan çekinmiyor. Bu nedenle siyonizmin yalnızca Filistin için değil, tüm dünya için bir tehdit olduğu gerçeği artık daha fazla görmezden gelinemez.