Dünya İran’a yönelik Siyonist ve emperyalist saldırılarla meşgulken, Filistinli esirlerle ilgili gözlerden kaçırılmak istenen bir gelişme yaşandı. İşgalci İsrail Meclisi bünyesindeki Ulusal Güvenlik Komitesi, “Filistinli esirlerin idamı”nı öngören yasa tasarısını onaylayarak genel kurula sevk etti.
Bu adım, sıradan bir yasal düzenleme tabii ki değil… Çünkü İsrail meşru bir otorite olmadığı için alacağı kararlar da yasal ve insani kabul edilemez. Cezaevlerinde tutulan Filistinliler mahkûm değiller; işgalcinin elinde birer esir durumundalar. Şimdi bu meclis, uluslararası hukuku, insan haklarını ve en temel ahlaki sınırları hedef alan tehlikeli bir eşiği de bu yasa ile aşmak istiyor.
Bu yasa tasarısı, işgal rejiminin ulaştığı vahşet seviyesinin en somut göstergelerinden biri haline geldi. Cenevre Sözleşmeleri başta olmak üzere savaş esirlerine ilişkin uluslararası hukuk normları açık biçimde ihlal ediliyor. İsrail, attığı bu adımla tüm bu yasal güvenceleri ortadan kaldırmayı, cezaevlerini birer infaz merkezine dönüştürmeyi hedeflemekte. Amaçlanan bir ceza politikası değil; doğrudan doğruya sistematik infazın yasallaştırılmasıdır.
Bu kararların oy birliği aranmaksızın basit çoğunlukla alınabilmesi, af ve temyiz yollarının kapatılmasıyla birlikte, insan hayatını keyfi tasarruflara açık hale getirmekte ve telafisi imkânsız yargı hatalarının önünü açmaktadır.
Bugün İsrail hapishanelerinde bulunan binlerce Filistinli tutuklu, bu düzenleme ile birlikte doğrudan birer infaz hedefi haline getirilmektedir. Zaten yıllardır işkence, kötü muamele ve tıbbi ihmal yoluyla sürdürülen sistematik baskı politikaları, bu yasayla birlikte açık bir tasfiye mekanizmasına dönüşme riski taşımaktadır. Özellikle infaz süreçlerinde görev alacak kişilere tanınan kimlik gizliliği ve dokunulmazlık, devlet eliyle işlenen suçların üzerinin örtülmek istendiğini göstermektedir. Bu tablo, hukukun değil, güç ve intikam duygusunun belirleyici hale geldiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu gelişme yalnızca ceza hukuku bağlamında değerlendirilemez; aynı zamanda bir halkın iradesini kırmaya yönelik sistematik bir stratejinin de parçasıdır. İşgal altındaki bölgelerde faaliyet gösteren askeri mahkemelere idam yetkisi verilmesi ve infazların kısa süre içinde gerçekleştirilmesinin öngörülmesi, adaletin değil, sonuç odaklı bir cezalandırma anlayışının hâkim olduğunu göstermektedir. Bu ise, insan onurunu esas alan hukuk anlayışının tamamen terk edildiğinin ilanıdır.
Filistinli esirler meselesi, uzun zamandır zaten ağır ihlallerin gölgesinde sürmektedir. İşkence, kötü muamele, tıbbi ihmal ve keyfi uygulamalar uluslararası raporlara da yansımış durumdadır. Bugün getirilen idam düzenlemesi, bu süreci bir üst aşamaya taşıyarak “yavaş öldürme” yöntemlerini açık infaz politikalarına dönüştürme riskini barındırmaktadır.
Daha da çarpıcı olan, bu zihniyetin artık saklanma ihtiyacı bile duymamasıdır. İsrail’in kişilik sorunları yaşayan aşırı isimlerinden Itamar Ben-Gvir’in, Filistinli esirler için hazırlanmış bir idam platformunun görüntülerini paylaşması, bu yaklaşımın nasıl bir ruh hâlinden beslendiğini açıkça göstermektedir. Bu, yalnızca bir siyasal mesaj değil; aynı zamanda korku, yıldırma ve toplu cezalandırma stratejisinin açık bir ilanıdır.
İsrail tüm bu hesapları yaparken, uluslararası toplumun nasıl bir tavır alacağı, asıl üzerinde durulması gereken husustur. Zira bugüne kadar benzer ihlaller karşısında sergilenen sessizlik, bugün gelinen noktanın en önemli sebeplerinden biridir. Hukukun uygulanmadığı, yaptırımların işletilmediği bir düzende, ihlallerin giderek daha pervasız hale gelmesi kaçınılmazdır.
Eğer bu yasa tasarısı durdurulmazsa, bu durum yalnızca Filistinli esirler için değil; uluslararası hukuk düzeni için de ciddi bir kırılma anlamına gelecektir. Çünkü savaş esirlerini hedef alan özel bir idam yasasının gündeme alınabilmesi, küresel sistemin temel ilkelerinin aşındığını açıkça gösterecektir. Bu durum, benzer uygulamaların başka coğrafyalarda da meşrulaştırılmasının önünü açabilir.
Filistinli esirler yalnızca özgürlüklerini değil, insanlık onurunu da temsil etmektedir. Onlara yönelik her tehdit, aslında adalete ve vicdana yönelmiş bir saldırıdır. Bu nedenle bu yasallaştırılmış infaz girişimi karşısında sessiz kalmak mümkün değildir. Bugün ses çıkarmayanlar, yarın bu sessizliğin sorumluluğunu taşımak zorunda kalacaktır. Filistin meselesi, bir toprak tartışmasından öte, insanlık onurunun korunma mücadelesidir; bu mücadelede esirleri yalnız bırakmak, adaletin kendisini terk etmektir.
İnsan hakları savunuculuğu, sadece Batı’nın konforlu salonlarındaki süslü konuşmalardan ibaret değilse eğer, bugün Filistinli esirlerin yaşam hakkını savunmak en temel ahlaki sınav olarak görülmelidir. Aksi takdirde, "uluslararası hukuk" kavramı bir kâğıt parçasından ibaret kalacak ve güçlünün zayıfı hukuk eliyle katlettiği bir dönemin kapıları ardına kadar açılacaktır. Küresel vicdan, bu kanlı urganların boyunlara geçirilmesine izin vermemelidir.