Bir Ramazan ayı ve bölgemizde yine ateşler tutuşturuldu. Yaşananları “savaş” kelimesiyle tarif etmek bile doğru görünmüyor. Çünkü savaş dediğimiz şeyde dahi bir hukuk, bir usul ve en azından görünürde bir meşruiyet arayışı olur. Oysa bugün gördüğümüz tablo, müzakereler sürerken başlatılmış tek taraflı bir saldırıdır. Bu nedenle yaşananların adı daha çok uluslararası haydutluktur; eski Teksas kovboy düzeninin, “ben vururum, dünya seyreder” mantığının modern versiyonudur.

Öncesinde diplomasi masaları kurulmuştu. Umman’da, Cenevre’de, Viyana’da görüşmeler yapılacağı açıklanıyordu. Taraflar nükleer dosya üzerine konuşacak, yeni bir çerçeve arayışı sürdürülecekti. Ancak saldırılar tam bu süreçte başladı. Müzakereler gerçekten çözüm arayışı mıydı, yoksa bir devletin lider kadrosunu hedef almak için kurulmuş bir tuzak mı? Eğer diplomasi masası askeri operasyonların örtüsü haline gelirse, bundan sonra hangi ülke uluslararası müzakere mekanizmalarına güvenebilir?

Bu noktada daha büyük bir sorun ortaya çıkıyor. ABD, Birleşmiş Milletler’den ya da uluslararası hukuku temsil eden herhangi bir kurumdan onay almadan, herhangi bir güvenlik mekanizmasını devreye sokmadan, kıtalar arası operasyon yapma hakkını nasıl kendinde görebiliyor? Eğer bu keyfilik bir alışkanlığa dönüşürse, uluslararası düzenin geriye kalan kısmı nasıl ayakta kalacak? Devletlerarası ilişkilerin hukuka değil de yalnızca güce dayandığı bir dünyada sadece orman kanunundan söz edebilirsiniz.

Ayrıca, bugün İran’a yönelik saldırıların arkasında yatan stratejik hedef de açıktır. Amaç yalnızca askeri tesisleri vurmak ya da nükleer programı sınırlandırmak değildir. Asıl hedef, İran’daki mevcut rejimi zayıflatmak, hatta mümkünse devirmek ve yerine Batı ile uyumlu yeni bir siyasal düzen kurmaktır. Bu düzenin başına, 1948 yılından itibaren bölgemizin ortasına bir ur gibi yerleştirilmiş İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturmayacak, satılık yöneticilerin getirilmesi planlanmaktadır.

Bu yaklaşım, sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Halkların kaderini dışarıdan bombardımanla belirlemeye kalkışmak tam bir eşkıyalıktır. Her toplum, kendi yaptıklarıyla yüzleşme ve kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olmalıdır. Hele söz konusu ABD ve İsrail ise onların bölgemize yön tayin etme cüreti asla kabul edilemez.

Elbette İran’ın bölgesel politikalarının tartışmalı yönleri vardır. Suriye’de, Irak’ta ve başka sahalarda yapılan hatalar, işlenen suçlar ayrı bir değerlendirme konusudur. Ancak bu gerçekler, bugün ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği topyekûn saldırıyı meşrulaştırmaz. Bir yanlışın başka bir yanlışı haklı kılması mümkün değildir. Bu nedenle saldırıların amasız ve fakatsız karşısında durulmalıdır.

Öte yandan yaşananlardan bahsederken kullanılan dil de gerçeği çarpıtacak şekilde kuruluyor. İran’ın “Körfez ülkelerine saldırdığı” yönündeki genellemeler hakikati tam olarak yansıtmıyor. İran’ın hedef aldığı noktalar, çoğu zaman bu ülkelerde konuşlanmış ABD askeri üsleri ve Amerikan askeri varlığının bulunduğu alanlardır. Bu gerçeği göz ardı edip meseleyi İran’ın komşularına saldırısı olarak sunmak, propaganda dilinin bir parçasıdır.

Bütün bunların ötesinde saldırının zamanlaması da dikkat çekicidir. Ramazan ayında, dini hassasiyetlerin en yoğun yaşandığı bir dönemde böylesi bir operasyonun başlatılması inanç değerlerini hiçe saymaktır. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in yaptığı açıklama da içlerindeki kinin dışa yansımış hali olarak göze çarpmıştır. Bu dinci yobazın, “İslam peygamberinin hayali yanılsamalarına inanan rejimler, nükleer silaha sahip olamaz” ifadesi büyük bir küstahlıktır; bastırdıkları nefretin kusulmasıdır.

ABD ve başındaki hastalıklı yönetici Trump iyice çıldırmış görünmektedir. Epstein dosyalarıyla kuyruğunu sıkıştırmanın telaşıyla kontrolsüz bir hale gelmiştir. Bir ülkenin liderini gece evinden alıp kaçırmak ya da bir diğer devletin başkanına ofisinde suikast tertiplemek hiçbir koşulda makul kabul edilemez.

Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler, yalnızca İran’ı değil, uluslararası sistemi de bir eşikten geçiriyor. Mesele artık sadece İran ile İsrail ya da İran ile Amerika arasındaki gerilim değildir. Mesele, egemen bir devletin aşama aşama baskı altına alınarak sistematik biçimde zayıflatılmasının meşru kabul edilip edilmeyeceğidir.

Eğer Müslümanlar ve vicdan sahibi dünya halkları bugüne kadar elde ettikleri siyasi ve insani kazanımları kaybetmek istemiyorlarsa, bu keyfi güç kullanımına karşı ses yükseltmek zorundadır. Aksi halde bugün hedef alınan bir ülke olur, yarın başka bir ülke. Sessizlik büyüdükçe güçlünün hukuku daha da yaygınlaşır.

Ve o gün geldiğinde kaybeden yalnız İran değil, tüm Müslüman halklar hatta dünya düzeninin kendisi olacaktır.