İnsanoğlu, tarih boyunca hakikati aramak yerine çoğu zaman ona benzeyen gölgelerin peşine düşmüştür. Kimi zaman bir kavmin geleneğini din zannetmiş, kimi zaman da bir coğrafyanın yaşam tarzını medeniyet diye yüceltmiştir. Oysa ne her Arap olan İslam’dır ne de her Batılı olan medeni…

Bugün zihinleri bulandıran en büyük yanılgılardan biri şudur: Arap kültürünü İslamiyet sanmak ne kadar büyük bir gafletse, Avrupa kültürünü medeniyet olarak görmek de o kadar büyük bir aldanıştır.

Kur’an bu hakikati çok açık bir şekilde ortaya koyar:

“Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 13)

Bu ayet, ne bir ırkı ne bir kültürü ne de bir coğrafyayı üstün kılar. Üstünlük; dilde, kıyafette, mimaride ya da yaşam tarzında değil, takvadadır. Yani Allah’a yakınlıkta, ahlakta ve kullukta…

Resûlullah (s.a.v.) da bu gerçeği veda hutbesinde haykırmıştır:

“Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.”

Buna rağmen, bazı zihinler hâlâ İslam’ı bir Arap kültürü gibi algılamakta; dini, gelenekle karıştırmaktadır. Oysa İslam; evrensel bir hakikattir. Ne bir coğrafyaya aittir ne de bir millete… Onu Arap örflerine indirgemek, vahyi daraltmak ve ilahi mesajı beşeri kalıplara hapsetmektir.

Öte yandan, modern dünyanın dayattığı başka bir yanılsama daha vardır: Avrupa kültürünü medeniyet olarak görmek…

Teknolojik ilerlemeyi, ahlaki üstünlük zannetmek…

Konforu, insanlık değeriyle karıştırmak…

Gücü, haklılık sanmak…

Kur’an bu tür bir aldanışı da şöyle ifade eder:

“Onlar dünya hayatının dış yüzünü bilirler; ahiretten ise gafildirler.” (Rûm, 7)

Evet, bugün Batı dünyası; bilimde, teknolojide ve organizasyonda ileri olabilir. Ancak bu ilerleme, insanlığın kurtuluşunu garanti etmez. Çünkü medeniyet sadece betonarme binalar, geniş yollar ve gelişmiş makineler değildir. Medeniyet; adalettir, merhamettir, kul hakkına riayettir.

Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide, 8)

Gerçek medeniyet işte bu ölçüdedir. Eğer bir toplum güçlü ama zalimse, zengin ama merhametsizse, gelişmiş ama ahlaksızsa; o toplum medeni değil, sadece güçlüdür.

Bugün Müslümanların bir kısmı Araplaşmayı dindarlık zannederken, diğer bir kısmı da Batılılaşmayı kurtuluş yolu olarak görmektedir. Oysa iki yaklaşım da aynı hataya düşmektedir: Hakikati kültürlerin gölgesinde aramak…

İslam ne Arap’ın örfüne indirgenir ne de Batı’nın standardına göre ölçülür. İslam, ölçü koyandır; ölçü alınan değil.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır.”

Bu hadis, körü körüne taklitçiliğe karşı ciddi bir uyarıdır. Çünkü taklit; kimliği aşındırır, şahsiyeti yok eder ve insanı başkalarının gölgesinde yaşamaya mahkûm eder.

O halde yapılması gereken açıktır:

Ne Araplaşmak ne Batılılaşmak…

Asıl olan, İslamlaşmaktır.

Kültürleri dinleştirmeden, medeniyetleri putlaştırmadan; Kur’an ve sünnetin rehberliğinde bir hayat inşa etmek…

Çünkü hakikat ne doğudadır ne batıda…

Hakikat, Allah’ın indirdiği ölçüdedir.

Ve o ölçüye sırt çevirenler için Kur’an’ın uyarısı nettir:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır…” (Tâhâ, 124)

Bugün insanlığın daralan ruhu, bunun en açık delilidir.

Son söz:

Arap kültürünü İslam sanan da, Avrupa kültürünü medeniyet sanan da aynı hatanın farklı yüzleridir. Biri dini daraltır, diğeri hakikati yozlaştırır.

Kurtuluş ise ne bir kavimde ne bir kıtadadır…

Kurtuluş, yalnızca hakikattedir.