Mart ayı geldi.
Baharın kapıyı aralaması gereken günler.
Ağaçların tomurcuklanması, çocukların sokaklarda çoğalması gereken zamanlar.
Ama bu yıl mart ayı
dünyanın en ağır sessizliklerinden birini taşıyor.
Bazen insan gece gökyüzüne bakar ve yıldızların neden bu kadar çok olduğunu düşünür.
Belki de bazı çocuklar, yeryüzünde büyümeye fırsat bulamadan göğe yükseldiği içindir.
O gün şehirlerin üzerine usul usul bir hüzün çökmüştü.
Gökyüzü ağırdı, sokaklar suskundu.
Rüzgâr bile sanki yavaş yürüyordu bir acıya saygı duyar gibi.
Bir yerde çocuk seslerinin olması gerekiyordu oysa.
Bir okul bahçesinde koşan ayaklar,
ip atlayan küçük eller,
annesi saçlarını örerken aynaya gülümseyen kız çocukları.
Ama o gün dünya başka bir sessizliğe uyandı.
Henüz hayatın başında,
henüz saçlarına kurdele bağlayacak yaşta
yüz altmış kız çocuğu
bir anda sustu.
Sanki yeryüzü bir keman teli gibi gerildi o an.
Bir şey kırıldı.
Ama bu kırılma bir duvarda ya da bir camda değildi,
insanlığın vicdanında duyulan bir kırılmaydı.
Bir annenin kalbi, çocuğunun gülüşüne benzer.
Sabah doğan güneş gibi ısınır,
akşam olunca endişeyle titrer.
O gün anneler kapı eşiklerinde kaldı.
Birazdan içeri gireceklerini sandıkları çocuklarını bekler gibi.
Ama bekleyiş uzadıkça
ellerindeki dualar titremeye başladı.
Bir annenin kalbinde büyüyen umut,
bazen bir ninni gibi çocuğunun üzerine örtülür.
Bir anne, çocuğunu uyuturken aslında dünyanın bütün korkularından korumaya çalışır.
Ama o gün
o ninniler yarım kaldı.
Bir babanın susuşu bazen dağ gibidir.
Dışarıdan sert, içeriden yaralı.
Başını duvara yaslayıp uzun süre konuşmayan babalar vardı o gün.
Çünkü bazı acılar vardır
kelimeler onu taşımaya yetmez.
Bir baba, çocuğunun omzuna dokunmadan hayata hazırlamayı hayal eder.
Ama o gün o hayal yarım kaldı.
Bir defter açık kaldı o gün.
Yarım yazılmış bir cümleyle.
Bir oyuncak yerde kaldı.
Sahibini bekler gibi.
Bir kurdele vardı.
Belki sabah aceleyle saçlara bağlanmıştı.
Akşam rüzgârın içinde savruluyordu.
Bir ayakkabı vardı kapının önünde.
Küçücük.
Sahibinin adımlarını arar gibi sessizdi.
Hürmüzgan’a bağlı bir ilkokulda
yüz altmış küçük kalp
bir anda sustu.
Bir sınıfın içindeki gülüşler
bir anda göğe karıştı.
Bir şehir ağlıyordu o gün.
Ama bu ağlayış gürültülü değildi.
Çığlıklar yoktu.
Sadece derin bir sessizlik vardı.
Bazen en büyük feryatlar
en derin sessizliklerin içinde saklanır.
Çocuklar çığlık atamadan kömüre döndü bembeyaz tenler.
Dudaklarında yarım kalmış bir anne sesi,
gözlerinde hiç yaşanmamış bir çocukluk kaldı.
Toprak, küçük bedenleri kucakladı ama
gökyüzü onların masumiyetini sakladı.
İnsanlığın en ağır ihaneti bir çocuğun hayatının yarım kalmasıdır.
Bir ceylan yavrusu ürkekliğinde
titriyordu insanlığın vicdanı.
Ama dünyanın kalabalığı
bu titremeyi duymayacak kadar gürültülüydü.
Bir anne,
sabah saçlarını taradığı kızını
akşam toprağa emanet ediyor.
O annenin kalbi
yarım kalmış bir masal gibidir.
Ne başı tamamdır
ne de sonu.
Bir baba,
daha elinden tutup okula götürmeye doyamadığı çocuğunu
omuzlarında taşıyor.
Babanın içi
söylenmemiş bir ezgi gibidir.
Dünya böyle bir yükü nasıl taşır
bunu kimse bilmiyor.
O gün gökyüzü biraz daha karardı.
Rüzgâr biraz daha hüzünlü esmeye başladı.
Duvarlar sustu.
Sokaklar sustu.
Ama insanın kalbinde
derin bir sızı konuşmaya devam etti.
Şimdi rüzgâr estiğinde
uzaktan bir çocuk sesi gelir gibi oluyor.
İnce.
Kırılgan.
Derin.
O gün gökyüzüne baktım.
Bulutlar çocukları saklamış gibiydi.
Sanki dünya, çocukları koruyamayan gerçeğine inat
onları bulutların arkasına gizlemişti.
Gökyüzü,
unutulmasın diye
çocukların masumiyetini saklıyordu.
Çünkü bazı çocuklar vardır
dünyaya sığmaz.
Gülüşleri yarım kalır,
oyunları yarıda kesilir.
Bir çocuğun masumiyeti
dünyanın bütün karanlıklarından daha ağırdır.
Şimdi dünyanız genişledi mi,
yüz altmış çocuk yeryüzünden eksilince?
Yoksa dünya,
çocukların susuşuyla
biraz daha daraldı mı insanlığın kalbinde?
Eğer gökyüzü ağlayabilseydi,
belki çocukların sustuğu yerde
yağmur olurdu.