Sınır kapısında korkudan titreyen çocuklarını Ankara'daki babaannelerine emanet edip, füzelerin yağdığı Tebriz'e, o cehenneme tek başına geri dönen 40 yaşındaki Kadir Özel… Bir yanda evlatlarını güvene alıp ekmek parası için ateşin kalbine sessizce yürüyen onurlu bir baba; diğer yanda Körfez'in şatafatlı kulelerinden kaçmak için 100 bin sterline özel jet kiralayan elitlerin o sefil telaşı.
Yeryüzünün bir yakasında sıradan insanlar bu ağır bedelleri öderken; diğer yakasında, okyanus ötesinin steril veri merkezlerindeki algoritmalar, masumların üzerine yağacak olan ölümün rotasını soğukkanlılıkla hesaplıyor. İnsanlığın içine hapsolduğu asıl teopolitik araf işte burasıdır.
Basra'nın ılık sularından yükselen kara dumanlar ve nihayet Tel Aviv'de gecenin karanlığını yırtan siren sesleriyle, dokunulmaz sanılanların da o soğuk ölüm korkusuyla tanışması… Kibrin başkentlerinde camları titreten o boğuk yankı, aslında bir füzenin değil, koca bir küresel yalanın infilak edişidir.
Doğu Akdeniz açıklarında vurulan ve kalıntıları Hatay'ın toprağına savrulan namlulara, ardından Azerbaycan'ın Nahçıvan Uluslararası Havalimanı'nı hedef alan saldırılara tam da bu pencereden bakmalıyız. Tek bir günde hem Türkiye hem Azerbaycan toprakları hedef alındı. Bölgede dönen o karanlık hesabın niyeti artık yoruma muhtaç değil; coğrafyanın ta kendisi konuşuyor.
Burada bir duralım ve o rasyonel, Batıcı devlet aklının en güçlü argümanına hakkını teslim edelim. Birileri çıkıp size şunu söyleyecektir: "Ortadoğu gibi bir cadı kazanında, füzelerin dünyayı dakikalar içinde aştığı bu çağda, NATO'nun devasa güvenlik ağına entegre olmak bir teslimiyet değil, hayatta kalmanın yegâne yoludur. Irak ve Suriye'nin akıbetini yaşamak istemiyorsak, bu güvenli limandan ayrılmamalıyız." Ne kadar kusursuz bir realizm, değil mi? Mantığınızı neredeyse esir alıyor.
Lakin bu "konforlu" teslimiyetin ölümcül bir kör noktası var: Sizi koruyan o yapının, namluyu yarın size çevirmeyeceğinin garantisi nerede? Milli Savunma Bakanlığı'nın resmi açıklaması füzenin İran'dan ateşlendiğini teyit ederken, İran "dost ve komşu Türkiye'yi hedef almadık" dedi. AFP'ye konuşan üst düzey bir Türk yetkili ise asıl hedefin Güney Kıbrıs'taki bir üs olduğunu, mühimmatın NATO hava savunma sistemlerinin devreye girmesiyle rotasından saparak sınırımıza düştüğünü ifade etti. Keza Amerikan yönetiminin yerel aktörleri bu ateşin içine çekmeye çalıştığına dair emareler, bölgeyi içeriden bölme niyetini gözler önüne seriyor. NATO'nun, saldırının hemen ardından hem "Türkiye hedef alındı" havası estirip hem de 5. maddenin işletilmeyeceğini ilan etmesi, verilen güvencenin sınırlarını tek başına anlatmaya yeter.
Çünkü bu kirli hesabın derdi rejim değil, doğrudan doğruya haritanın omurgasını kırmaktır.
Bu varoluşsal kuşatma karşısında, yıllardır bize kurtuluş reçetesi diye sunulan tüm ezberler teker teker çöküyor. "Yüzümüzü Avrasya'ya dönelim" diyerek kurtuluşu Doğu'da arayanların o pragmatik rüyası, müttefikleri ateşe atılırken derin bir sessizliğe gömülen Rusya ve Çin'in hesapçı eylemsizliğiyle ağır bir iflas yaşadı. Diğer yanda ise milyarlarca Müslümanın haysiyetini savunmak; silah anlaşmalarını elinin tersiyle iten bir Avrupa başbakanına kaldı. Vicdan, Endülüs'ün kadim topraklarında filizlenirken; koca bir medeniyet havzasının bu onurlu duruşu sadece uzaktan alkışlaması, içine düştüğümüz zilletin en acı vesikasıdır.
Tarihin o dilsiz tanıklığına başvuralım. Bir asır evvel, yedi düvelin donanması Boğaz'a demirlediğinde de bize "mandayı" tavsiye eden çok rasyonel akıllar vardı. O gün o akıllara uyup teslim bayrağını çekseydik, bugün üzerinde yürüdüğümüz bağımsız bir vatanımız olmayacaktı.
Türkiye bugün de aynı olgunlukla hareket ediyor: ittifaklar içinde özerk, cepheler arasında arabulucu, medeniyetler üstü bir köprü. Savunma sanayiinde yerlilik, dış politikada denge, sınır güvenliğinde kararlılık; bu üçlü sacayağı, Türkiye'nin tek taraflı bir girdabın içine çekilmesini engelleyen sessiz ama güçlü bir kalkan. Cumhurbaşkanı'nın sözleri bu kararlılığı en net biçimde özetliyor: "Caydırıcılığımızı sürekli artırmak zorundayız. NATO müttefiklerimizle yakın istişare içerisinde hudutlarımızın ve hava sahamızın güvenliği noktasında işi asla şansa bırakmıyoruz."
Lakin bu denge kalıcı olabilmek için güçten beslenmek zorundadır. Kendi insansız hava araçlarını üretmek, kendi istihbarat ağını kurmak, komşularıyla ekonomik ve güvenlik bağlarını derinleştirmek, İslam dünyasıyla kurumsal bir dayanışma çatısı oluşturmak. Arabuluculuk ancak güçlü bir el tutabilir. Denge ancak kendi ağırlığı olan bir ülke kurabilir. Ve o ağırlığın kaynağı bellidir: İslam'ın sancağı bu topraklarda hiç son bulmadı; yeniden dirilişi de bu topraklardan olacaktır.
Peki bugün ne yapmalıyız? Mevcut paktları komşu hakkını, insan onurunu ve erdemi merkeze alacak şekilde dönüşmeye zorlamalıyız. Bu ya mevcut üyeliğimiz çerçevesinde onur ve erdem odaklı, komşu hakkını gözeten bağımsız bir dış politika üretmek; ya da salt kınama metinleri yayımlamanın ötesine geçen, kendi teknolojisini üreten, kendi istihbarat ağını kuran ve İslam'ın o büyük toparlayıcı gücünü merkeze alan yepyeni bir "İslami Güvenlik Mimarisi" inşa etmek anlamına gelecektir. Hangi yol seçilirse seçilsin, çıkar hesaplarıyla şekillenen bir ittifak geometrisinde kendi pusulasını yitirmek artık bir seçenek değildir.
Bu adil çatı eyleme dökülene dek, maskelerin eridiği bu mahşerde hakikat bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor:
Herkes tek. Ama tarih, yalnız kalanların değil, birleşenlerin yazdığı bir kitaptır.