Bu sabah gözümü tavandaki ince çatlağa açtım. Sadece doğrulmak kastıyla, tam yedi dakika boyunca o çatlağın hattını takip ettim. Salt bir dinginlik içinde... Sanki ruhum, hücrelerinde biriken bütün o görünmez "daha hızlı"ları, "hemen şimdi"leri sessizce dışarı atıyordu. Hepimizin bildiği o ağırlık işte: göğüs kafesinin hemen altında, iradenin yatağında hissedilen o derin yorgunluk. "Sadece iki dakika dayan" diyen o vitrin rüzgârları, tam da bu eylemsizlik anında uğuldamaya başlar.
Öyledir.
Geçici heveslerin üzerine atılan her temel, ilk sarsıntıda toprağa karışır. Eskilerin işaret ettiği ilimde ve karakterde kökleşme haline, o ağırbaşlı rüsuh makamına dönmenin sızısıdır bu.
Şehrin uğultulu salonlarından birinde, kürsüdeki kravatlı adamın boyun damarları gerildi: "Kestirmeden gidin, adımlarınızı kısaltın, ödülü hemen alın!" Salondaki yüzlerce el, bu zahmetsiz vaadi alkışlarken salonun tavanından sarkan kristal avizeler titredi.
Aynı dakikalarda, o salondan kilometrelerce uzakta, çatlamış ellerini dizine koyan bir adam ufka bakıyordu. Tırnak diplerine yerleşmiş kurumuş çamur, beklerken yüzündeki o derin çizgilerin nasıl yavaşça silikleştiğini ele veriyordu. Dudaklarının ucunda yarım kalmış, toprağa mırıldanılan eski bir türkü vardı belki de. Sadece mevsimin dönmesini, suyun toprağın yarıklarından usulca çekilmesini bekliyordu.
İki farklı zaman algısı. İki farklı yeryüzü nöbeti.
Göz alıcı olan, o kürsüdeki ses gibi parlar ve salon boşaldığında söner. Tırnak diplerindeki o çamur ise, yavaşça büyüyen ve yeryüzünü ayakta tutan o sarsılmaz köklenmenin ta kendisidir.
Kendimize karşı dürüst olalım. O kestirme yolların cazibesini en iyi, toprağa tutunmaya çalışanlar bilir. Çünkü toprağın altı karanlıktır, soğuktur ve bazen milim ilerlediğine dair işaretlerini içinde saklayan bir sessizliktir. O zifiri karanlıkta, en bilge kök bile bir an için yerin üstünde güneşe çıkmayı, o zahmetsiz vitrinde parlamayı arzular.
Asıl sınanma, tam da o sızılı hayale rağmen derinde, rutubetin içinde kalmaya devam edebilmektir. Beden, ruhun bu yeryüzündeki tek yurdudur. Kendi coğrafyasına ihtimam gösteren bir akıl, dışarıdaki fırtınalara karşı sarsılmaz bir dalgakıran olur.
Bireyin iç dünyasındaki bu çetin yolculuk, toplumun ve devletin omurgasını sınayan o büyük imtihanın ta kendisidir. Yıllarca bu topraklarda anayasalar ve nizamlar, o uğultulu salondaki hatip gibi yukarıdan, tepeden yazıldı. Toplumun doğal ritmini, insanın yavaş ve derin köklenmesini tali plana iten, vesayetle budanmış aceleci metinler dayatıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Danıştay kürsüsünde: "Cumhur ile cumhuriyet arasına çekilen dikenli tel örgüleri söküp attık... Kamu idaresi vatandaşa tepeden bakamaz, göz hizasında konuşur."
İşte sivil anayasa ideali, tam olarak o "göz hizası"dır. O çatlamış elleriyle toprağı bekleyen adamın sessiz ve sarsılmaz mutabakatıdır. Bizi o göz hizasında buluşturacak olan şey, o dikenli telleri yırtıp atan derin köklenmedir.
Şimdi elinizi göğsünüze koyun. Orada, bütün bu koşturmacanın altında, toprağın derinliklerindeki kökler gibi sessiz ama inatçı bir şeyin attığını duyuyor musunuz? O ses, göz hizasının ta kendisidir.
Kökler yerindedir. Son cemre de düştü ve mevsim döndü.