“Düşüncesiz Yazar” kavramını başlık olarak yazımda kullandığım için peşinen yazar arkadaşlarımdan özür dilerim.
Bir ses sanatçısını sesinden tanıdığımız gibi bir yazarı da üslubundan tanımamız gerekmez mi? Aslında bu soruyu bir cevap olarak da düşünebilirsiniz. Düşüncesiz okurlar veya belirli bir düşünce dairesinin dışına çıkamayanlar, farklı bir görüşe sahip bir yazarla karşılaştıklarında hemen şu tepkiyi verirler: “Yazar, kitabında kendi düşüncelerini saklamalı.” Peki, niyeymiş o? Cevap yok…
Bazı yazarlar hakkında, “Kitabında düşüncesini okura dayatmaz; okuru, kitap boyunca kendi düşünceleriyle baş başa bırakır” gibi ifadelerle karşılaşıyorum. Bu durum aslında, “Edebiyat nedir?” sorusunu da beraberinde getiriyor. İnsanların edebiyattan ne anladığını, kendi kültürel ve sanatsal altyapılarıyla değerlendirmek gerekir. Şahsen ben, edebiyatın otoritesine gölge düşürmeyen fikirlerin, eserde okuyucuya “nabza şerbet verilir gibi” incelikle sunulması taraftarıyım. Ancak böyle bir tutum sergileyen bir kitabın, edebi bir eser olma yolunda nitelikli bir mesafe kat edebileceğine inananlardanım.
Bir kitabı niçin okuruz?" sorusuna verilecek bir cevabın, "haz ve hız" denklemi içine sıkıştırılmaması gerektiği kanaatindeyim. Malumunuz, edebiyat tarihini ne sadece hazlar ne de hızlar oluşturmuştur. Edebiyatın tarihsel gelişimi içinde yazarın veya şairin içinde bulunduğu toplum, biriktirdiği hatıralar ve beslendiği külliyat; metne bir şekilde yansır.
Unutmayalım ki her yazar bir düşünürdür; eskilerin deyimiyle bir "hâkimdir, bir filozoftur. Onun derdi para kazanmak değil, davasıdır. İnsan, ancak bir dava uğruna kalemi eline alır; davası yaşadığı müddetçe de o kalemi elinden düşürmez. Hakiki yazar; sadece güldürmek, eğlendirmek veya vakit geçirtmek için yazmaz; okuru düşünmeye ve kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eder.
Meseleyi daha iyi kavrayabilmek adına, yazar ve okur ekseninde gelişen bazı yeni durumlara da değinmek gerekiyor. Son dönemde akademik çevrelerce İngilizceden Türkçeye iki kurgu-terim devşirildi. İlki, Türkçeye “kendine dönen düşünce” olarak yerleşen ve literatürümüzde “özdönüşümsel” (self-reflexive) olarak karşılanan terimdir. Diğeri ise bir metnin kendi içine işaret etmesi anlamındaki “özgönderimsel” (self-referential) kavramıdır. Bu terimler daha çok Batı edebiyatındaki gelişmeleri analiz etme çabasıyla, akademik makalelerin birer dekoru olarak kullanılıyor. Oysa bizim edebiyatımız, sadece üniversite kürsülerinden ibaret veya akademik bir laboratuvar deneyi değildir. Üniversite camiasının asıl görevi, edebiyat ortamlarında vücut bulan eserleri takip etmek, onları anlamlandırmak ve bu ürünleri hak ettikleri edebi literatüre yerleştirmektir. Ama bu ürün ve eserler sadece Batının ürün ve eserleri olmamalı…
Ünlü düşünür Oktay Sinanoğlu, bir konuşmasında "evrensel olmak, kendi yerel düşünceni evrensele taşıma gücünle alakalıdır." demişti. Bir yazar olarak bizler, okuru çevremizden ve kitaplarımızdan uzaklaştırmadan; kendi fikrimizi ve düşünce dünyamızı kurguyla harmanlayıp nasıl okunabilir kılarız? Yazarın seçtiği her kelime, kurduğu her cümle sihirli bir ruha sahip olmalı ki; tınısıyla, tılsımıyla okuyucuyu çekip kendi dünyasına misafir edebilsin. Kelimeler ve cümleler sadece zihne değil, insan psikolojisine de hitap eder; iç dünyamızda yankı uyandırır. İşte yazarla okur arasındaki o sarsılmaz gönül köprüsü, bu tılsımlı bağla kurulur.
Yıllar önce üniversite öğrencisiyken yazar İsmail Kara’nın bir konferansını dinlemek için Bilim Sanat Vakfı'na gitmiştim. O gün İsmail Kara, "Düşünce ne ile alakalıdır?" diye bir soru yöneltmişti. Ben de hiç tereddüt etmeden, "Düşünce, düş ile alakalıdır; zira bilgiler ilk olarak kafaya (zihne) düştüğü için 'düş'ten 'düşünce' türetilmiştir," demiştim. İsmail Kara ise gülümseyerek, "Tebrik ederim, iyi bir İsmet Özel okuyucususun," diye karşılık vermişti. Şimdi bu vesileyle İsmet Özel özelinde şunu söylemek isterim: Eğer İsmet Özel, düşüncelerini kitaplarında saklasaydı, ben o gün İsmail Kara’nın karşısına dikilip nasıl özgürce kendi fikrimi beyan edebilirdim?
Tüm bu ifadeler ışığında; yazarın kitabında düşüncesini aktarmasının kaçınılmaz bir hakikat olduğu aşikârdır. Ancak bunu yaparken yazar, okurun zihninde ve özel dünyasında yeni kapılar açan bir keşif yolculuğuna çıkmalı, kelimeleri birer rehber gibi kullanmalıdır. Bir roman, bir hikâye veya bir şiir; nihayetinde kendi devrinin bir şahididir. Hakiki bir tanıklık, boşlukları ve atlamaları onarabildiği, o suskunluklarda bile bir şeyler fısıldayabildiği ölçüde edebiyatın sırlarını muhafaza eder.
Bu tezimizi şair-yazar William Shakespeare’nin bir metaforuyla taçlandıralım. Edebiyatı bir sevgiliye benzeten William Shakespeare, "Hiçbir sevgili, kendisini sevmeyen aşığına sırrını vermez," der. Edebiyatın sırrı da ancak ona gönül veren, ona emek veren ve onunla dertleşen okurun karşısında aralanır. Edebiyat; bir yandan kapısında sabırla bekleyen okurlarını selamlarken öte yandan resmini yüreğinde bir muska olarak taşıyan sadık âşıklarına bütün sırlarını cömertçe açar.
*Tüm okurlarımın Kurban bayramını tebrik ederim. Nice güzel bayramlara ve güzel okumalara erişmek dileğiyle…