Ramazan…

Bir takvim yaprağı değildir sadece.

Bir iklimdir. Ruhun iklimi.

Bu ay geldiğinde insanın sesi kısılmalı, kalbi yükselmelidir. Nefis geri çekilmeli, vicdan öne çıkmalıdır. Çünkü oruç sadece mideyi değil, gözü, dili, kalbi de terbiye eder.

Fakat her Ramazan’da içimi yoklayan bir soru var:

Bu ay bizi gerçekten arındırıyor mu, yoksa biz Ramazan’ı kendi görüntümüze mi benzetiyoruz?

İftar sofraları kuruluyor. Yer sofralarına misafir olunuyor. Köy evleri ziyaret ediliyor. Yardım kolileri hazırlanıyor. Kapılar çalınıyor, gönüller alınmaya çalışılıyor.

Hepsi güzel. Hepsi kıymetli.

Ama niyet sessiz değilse, iyilik neden bu kadar gürültülü?

Sofralar kurulmadan önce ışık ayarlanıyorsa…

Çorba kaşığa değmeden fotoğraf paylaşılıyorsa…

Koliler dağıtılmadan önce kadraj netleştiriliyorsa…

Orada durup düşünmek gerekir.

Ramazan, gösterişi incelten bir aydır. Nefsi küçültmesi gereken bir zaman dilimidir. Fakat bazen görüyoruz ki; sofralar sadeleşirken egolar büyüyebiliyor. Yer sofrasına oturmak mütevazılık değildir; mütevazı olabilmektir asıl mesele.

Bir eve misafir olmak kolaydır.

O evde gerçekten misafir kalabilmek zordur.

Çünkü misafirlik; üstünlük hissiyle değil, eşitlik duygusuyla olur. Fotoğrafla değil, mahcubiyetle anlam kazanır. Bir annenin mutfağına girdiğinizde, onun eksikliğini teşhir etmeden çıkabiliyorsanız; işte orada Ramazan başlar.

Yardım kolileri…

İçinde temel ihtiyaçlar, belki bir paket hurma, biraz şeker, biraz yağ… Bir ailenin birkaç gününü rahatlatacak küçük bir destek.

Fakat o koli, bir annenin mahremiyetine dokunuyorsa?

O kapı, bir evin yoksulluğunu görünür kılmak için çalınıyorsa?

O an, yardım edilenin değil; yardım edenin vitrini oluyorsa?

İşte orada bir şey eksik demektir.

Biz, bir elin verdiğini diğer elin görmemesi gerektiğini öğreten bir geleneğin evlatlarıyız. Çünkü iyilik gizlendikçe büyür. Gösterildikçe küçülür. Alkışlandıkça hafifler.

İyilik, Allah’a sunulmak içindir; topluma sergilenmek için değil.

Belki bazıları bunu “teşvik” olarak görür. Belki “örnek olmak” denir. Elbette hayırda yarışmak güzeldir. Fakat hayır yarışa döndüğünde, niyet kaymaya başlar. İyiliğin öznesi değişir.

Oysa Ramazan, özneyi değiştirme ayıdır.

“Ben yaptım” demeyi bırakıp, “Nasip oldu” diyebilme ayıdır.

“Ben verdim” demeyi değil, “Veren O’dur” diyebilmeyi öğrenme zamanıdır.

Bazen bir fotoğraf görürsünüz.

Sade bir köy evi. Gösterişsiz bir ortam. Ortama uygun bir kıyafet. Çocukların gözlerinde tanıdık bir güven. Sarılmada bir sıcaklık. Orada poz yoktur; hayat vardır. Program yoktur; samimiyet vardır.

İşte o kare, içinizi serinletir.

Çünkü orada “görünmek” için değil, “olmak” için bulunulmuştur.

Orada bir organizasyon değil, bir gönül bağı vardır.

Orada Ramazan dekor değil, hakikattir.

Ramazan; sofraları büyütme ayı değildir. Kalpleri genişletme ayıdır.

Ramazan; görünür olma değil, görünmeden iyilik yapabilme cesaretidir.

Ramazan; paylaşımı duyurmak değil, paylaşırken utanabilme terbiyesidir.

Bugün belki en çok unuttuğumuz şey de budur:

İyilik yaparken bile nefsimizi besleyebileceğimiz gerçeği.

Nefis, bazen lüks sofralarda değil; yer sofralarında kabarır.

Bazen en sade ortamda bile en gösterişli duygular büyür.

Bu yüzden Ramazan herkesi aynı şekilde büyütmez.

Kimini arındırır.

Kimini yüceltir.

Kimini ise kendi içinde küçültür.

Çünkü mesele sofrada oturmak değil; o sofrada kendini nerede konumlandırdığındır.

Mesele kapı çalmak değil; o kapıyı çalarken kalbinin hangi niyetle attığıdır.

Ramazan bizi izliyor aslında.

Yaptıklarımızı değil; niyetlerimizi tartıyor.

Ve belki de en doğru soru şudur:

Biz Ramazan’da gerçekten hafifliyor muyuz?

Yoksa iyilik yaparken bile ağırlaşıyor muyuz?

Unutmayalım…

En makbul iftar; en sessiz olanıdır.

En kıymetli yardım; en az bilinenidir.

En derin ziyaret; hiçbir paylaşım yapılmadan kalpte iz bırakandır.

Ramazan, insanı ya inceltir ya da ele verir.

Sofrada kim var bilmiyorum.

Ama niyet nerede, asıl mesele orada.