Çok uzun zamandır özelde müslüman ülkeler genelde ise Batı dışı toplumların bir sömürgeye uğradığını ve hatta günümüzde oldukça rafine ve derinleşmiş biçimde bu sömürgeciliğin devam ettiğini bilmekteyiz. Sömürgeleşmenin içinden çıkılması ve hatta farkedilmesi zor olanı ise zihinsel sömürgeleşmedir.
Zihinsel sömürgeleşme hem ülkelerin teslim olmuşluk halini hem de “karşısındakine benzeyerek” bir hayat tarzı tutturmasını birlikte getirmektedir. Burada toplumlar kendi ihtiyaçları doğrultusunda, kendi kavramlarıyla düşünme ve bilgi üretimini bırakarak içselleştirilmiş bir öykünmeye doğru evrilirler. Aslında epey zamandır bu öykünmeyi daha kuvvetli bir şekilde yaşamaktayız.
Bu sebeple toplumların kendi kurtuluşlarını sağlamada öncelik arz eden şey; zihinsel sömürgeleşmeden kurtulmasıdır. Fakat ilk adım olarak bunun farkındalığı gerekmektedir ve farkındalık oluşmadıkça zaten yapılanların doğru olduğu sürekli varsayılır. Müslüman toplumların kolaycılık tuzağına düşmeden bu farkındalığı yaşamaları gerekmektedir.
Medeniyetler yükselirler ve düşerler ki, tarihsel süreç bu döngüyü bize göstermektedir. Bir medeniyet yükseldiğinde diğer kültürler ve medeniyet daireleri hem buna dikkatlerini yöneltirler hem de ne yapmaları gerektiğini düşünürler. Bu, aslında sınıfta başarılı olan öğrencinin bunu nasıl gerçekleştirdiğini anlama isteğine benzetilebilir. Fakat bunun ilk safhası genellikle taklit yoluyla gerçekleşir. İbn Haldun’un da belirttiği üzere “yenilen milletler yenenleri taklit ederler.” Bu ilk safhayı atlatarak kendisi ve diğer medeniyetin içeriğini anlayarak, kritik ederek kendisini kurma safhaları gelecektir.
Her medeniyet kendisini kendi dinamikleri üzerinden kurar. Erken dönem İslam medeniyetine baktığımızda, kurucu öge olarak Kur’an ve sünnetin varlığı, bir cemaatin inşası, oradan yola çıkarak ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel inkişaflar ile ete kemiğe büründüğünü görmekteyiz. İslam medeniyeti kendisini kurma sürecinde çok kısa bir zaman sonra diğer kültür ve medeniyetlerle karşılaşmıştır. Karşılaşma olmadan kendisini kurma süreci gerçekleşmez. Karşılaşma aynı zamanda bir meydan okuma ve cevap üretmeyi de birlikte getirmektedir.
İslam düşüncesinin felsefileşmesi diyebileceğimiz bu süreç, aynı zamanda paradigmaya ve parametrelere dayanan İslam düşüncesinin aklileşmesini ifade etmektedir. Aklileşme olmadan bir düşünce kendi üzerine kapanır ve etki alanlarını genişletemez. Bunun için “inanç”ın bir yandan aklileşmesi ve daha sonra sosyal, ekonomik, kültürel vb. hayat düzleminde somutluklarını göstermesi beklenir.
Batı medeniyeti de benzer süreçlerden geçmiştir. Öncelikle bir dizi düşünsel, ekonomik, sosyal, kültürel açılımlar göstermiş; ardından kendi kavramlarını içeriklendirerek tüm dünyaya yayılmasını sağlamıştır. Batı modernitesi ve medeniyetinin gelişim seyrinde vahyin, aklın imkan(sızlık)ları kritik edilerek felsefi (akli) bir dil kurulmuştur. 17. Yüzyıldan bugüne gelinceye kadar yazılan metinlere bakıldığında ne kadar yoğun metinlerin üretildiği görülecektir.
Müslümanlar Batı modernitesinin yükselmesi ile birlikte bir yenilgi halini yaşamaya başlamışlardır. Bu yenilgiden nasıl kurtulacakları ile ilgili maalesef zihni bir sarahate sahip değildirler. Kendi dinamiklerine yaslanmak ve kendi kurucu ögeleri ve kavramlarından hareket etmek yerine, “bilgi”de kendilerine çizilen rotaları takip etmeyi tercih etmekte ve aslında Batı zihniyetini tekrar üretmektedirler.
İslam inançları elbette önemlidir ve inanç burada paradigmayı ve parametreyi sağlamaktadır. Ancak müslümanlar kendi paradigmalarının bugünkü küresel dünyada tüm insanlığa sunabilmek ve tartışabilmek için kendi dinamiklerine yaslanarak düşünce ve kavram üretimiyle, düşüncelerini felsefileştirme ve aklileştirme ile kendilerine zemin sağlamaya ihtiyaçları bulunmaktadır.
Herkes kendi inancının hakikat olduğunu kabul etmektedir; bu iddiaların konuşulabilmesi ise ortak bir felsefi, akli dili zaruri kılmaktadır.