0

"İnsana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak! Yoksa hangi balık boğmuş kendini sularda; hangi serçe düşmüş atlarken damdan... "

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Usulca kavrıyor yaşamın nabzını. Duygusuyla kavrıyor, fikriyle, sezgisiyle… Kendisine armağan edilen o ince izan yeteneğiyle… Dünyadan edindiği tecrübeleri olgunlaşmış bir şiir gibi içselleştirerek taşıyor sol cebinde. Akılla düşünüp kalp ile hissedebilmenin müthiş ağırlığını duyumsuyor. Biliyor yaratılmışlardan farkını, biliyor acının ve hüznün kendisi için yaratıldığını… İnsan… İki hecesiyle, kainatın en girift bilmecesi olduğunu da biliyor belki…

Ruhumun koridorlarında hep aynı devinimle yankılanan fısıltı, insana dair… İnsan; göğsünde incinmişlik dağı taşıyan nefes ırmağı…

Canlılar içinde yolu kısa fakat yolculuğu uzun bir derinlikle konumlandırılan tek hikaye o… Öyküsü, hayatından daha uzun. Çilesi büyük kendisinden… Gözyaşı, sevincini yutabilecek kapasiteye sahip… Yaşıyor… Bir ömrü, duygunun tüm tonlarıyla, varlık ve yokluğun tüm zenginlikleriyle adımlıyor da o, anlayamıyor bir diğerini… Anlaşılmamaktan yakınırken bir diğeri, anlamaya çalışmıyor, anlatmak bile istemiyor ötekine kendini… Aklıyla okuyamadığına kalbiyle dokunmaya kalkışıyor beşer. Yaratılışının tüm inceliklerine rağmen okumadan dokunması, anlamadan sevmesi ve bulmadan kaybetmesi kadar örseleyici geliyor diğerine… Devasa kalabalıklar içinde yaşayanlar, birbirini yalnızlaştırıyor bu sayede…

"-Benim sadık yarim kara topraktır.- diyen insan, insanı aşmıştır. Sadece insanı yazmakla kalmamıştır, insanı tanımıştır. " diyor Amasya Üniversite'sinden Erkan Çer hocamız… Bilginin sözcülüğünü yaparken hakikatin ilmini de, bir nefes molası gibi serpiştiriyor vaktin dar odalarına…

"Son-ucuna değil sürecine bakmalıyız yaratılanın." gerçeğine temas ediyor da kalbi yaralayan payelerin, çıtaların, insanı insandan uzaklaştıran, insanla insanın arasına mesafe koyan kavramların hepsini reddeden bir anlayışı kucaklıyor… Bir yazı başlatıyor içimde… Sadrımda satır satır sıralanıyor kırık tebessümle hüzün… Hatırlıyorum sonra;

Harun Reşit günlerden birinde Behlül Dana'yı kabristanda ölülerin kemikleri ile oynarken görür. Sonra da hayretine yenik düşerek sorar; "Hayrola Behlül! Böyle ne arıyorsun?"

"Babanızın kemiklerini…" diye cevap verir Behlül ve ilave eder; "Ama hangisinin kölelerine, hangisinin babanıza ait olduğunu bir türlü anlayamadım…"

Nasıldır insanın insanı tanıması? Kendinden çıkarak, kendisini bırakarak insanın, insana yaklaşması…

Karşıdakine bakarken içimize söylemeyi unuttuklarımızdan şüphesiz; Baktığımız, renklerle, desenlerle, gözyaşı ve tebessümle süslenmiş ten kafesidir. Ardında yaşanmışlık yüküyle bir hayat gizlenir. Baktığımız, ışığını yahut karanlığını yüzüne sızdıramamış bir cisimdir, ardında mananın dağları, ovaları, denizleri biçimlenir.

Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna'sında esefle dokunur insanın aynasına karşı duyduğu yabancılığa;

"İnsanlar birbirini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için, bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi dolaşmayı ve ancak, çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."(sf 32)

Posta Kutusu'ndaki Mızıka'da Ali Ural merakla seslenir biz'e;
"Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nereye saplanıyor? Acaba "insan" denince hatırlanıyor muyuz?"

Ben de sesleniyorum bana, sana ve ona;

Benzemeye ç-alışmadan önce, kendin olarak çık meydana… Kendini bir başkasının hüviyetinde değil de, kendin olarak tanıtmanın yolu, kendini tanımaktan geçer… Aksi takdirde ne kadar kalabalık görünürsen görün, gölge bir karakteri adımlamaktan ötede duramazsın.

Sözü karşıdakine sarf etmeden, içinde eyleme dönüşmesini bekle. Yoksa inandırıcı olamazsın.

Dokunmadan oku… Okumadan anlayamazsın.

Eğmeye kalkışma; kırar, toplayamazsın…

Uzağı görmeden yakına varamazsın.

Selam ile…