Batı Asya (Ortadoğu) kaynamaya devam ediyor. İran ile ABD ve İsrail arasında tırmanan gerilim artık yeni bir safhaya girmiş görünüyor. Savaşın sekizinci gününden on üçüncü gününe kadar yaşanan gelişmelere bakıldığında, sahada yalnızca askeri hareketlilik değil, aynı zamanda yaklaşan bir diplomatik pazarlığın da izleri görülmeye başlandı.
Son günlerde füze saldırıları arttı. Hava operasyonları genişledi. Denizlerdeki askeri hareketlilik dikkat çekici biçimde yoğunlaştı. Bölgedeki bazı ülkeler doğrudan savaşa girmese de dolaylı şekilde bu krizin içine çekiliyor. Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Taraflar, diplomasi masası kurulmadan önce sahada mümkün olan en büyük avantajı elde etmeye çalışıyor.
İran’ın özellikle Tel Aviv çevresi ile askeri üsleri hedef alan saldırıları dikkat çekici. Palmachim hava üssü ve Hayfa çevresindeki kritik noktalar seçilerek vuruluyor. Bu hedeflerin rastgele seçilmediği açık. Amaç, İsrail’in radar sistemlerini, erken uyarı altyapısını ve komuta merkezlerini baskı altına almak. Başka bir ifadeyle, İran karşı tarafın “gözünü ve kulağını” zayıflatmaya çalışıyor.
Savaşın ikinci önemli cephesi ise denizlerde yaşanıyor. Hürmüz Boğazı’na mayın döşendiği yönündeki iddialar, ABD donanmasının bölgede artan faaliyetleri, tanker saldırıları ve liman yangınları bu cephedeki gerilimin ne kadar büyüdüğünü gösteriyor.
Hürmüz Boğazı sadece askeri bir nokta değildir. Dünya enerji damarlarından biridir. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar geçitten geçer. Basra Körfezi’nden çıkan petrol ve sıvılaştırılmış doğalgazın büyük bölümü bu yol üzerinden dünya pazarlarına ulaşır. Bu yüzden Hürmüz’de yaşanacak bir kriz yalnızca bölgeyi değil, bütün dünyayı etkiler.
Son günlerde ABD istihbarat kaynaklarının dillendirdiği “Hürmüz’e mayın döşendiği” iddiası bu nedenle son derece kritik bir gelişme. Eğer bu iddia doğru çıkarsa ve bölgede askeri temizlik operasyonları başlarsa, tanker trafiğinin haftalar hatta aylar boyunca ciddi şekilde aksaması ihtimali doğar. Böyle bir durumda petrol fiyatlarının hızla yükselmesi kaçınılmazdır. Enerji piyasalarında şimdiden 150 dolar senaryoları konuşulmaya başlandı.
Denizdeki risk sadece Hürmüz’le sınırlı değil. Umman’daki Salalah Limanı’nda çıkan yangın, Bahreyn’de vurulan tankerler ve bazı rafinerilerin tedbir amaçlı kapatılması enerji altyapısının da bu gerilimin hedefi haline geldiğini gösteriyor.
Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulunan Al-Ruwais rafinerisinin güvenlik gerekçesiyle faaliyetlerini durdurması bunun en somut örneklerinden biri. Çünkü rafineriler yalnızca petrol üretim tesisleri değildir. Aynı zamanda dünya enerji dağıtım zincirinin kalbidir. Bu tesislerden birinin bile devre dışı kalması küresel piyasalarda büyük bir tedirginlik yaratır.
Enerji piyasaları yalnızca gerçek üretim kesintilerine tepki vermez. Risk ihtimali bile fiyatları yükseltmeye yeter. Hürmüz Boğazı’nın kapanabileceği ihtimali geçmişte de petrol fiyatlarını anında yukarı taşımıştır.
Bu nedenle İran’ın deniz ticaretine yönelik tehditleri yalnızca askeri bir hamle değildir. Aynı zamanda ekonomik bir baskı aracıdır. Petrol fiyatlarının yükselmesi başta ABD olmak üzere birçok ülkenin iç politikasını doğrudan etkileyebilir. Özellikle seçim dönemlerinde enerji fiyatları siyasi dengeleri bile değiştirebilir.
Bu yüzden uluslararası aktörler enerji krizini önlemek için şimdiden bazı adımlar atmaya başladı. Uluslararası Enerji Ajansı’nın stratejik rezervlerden 400 milyon varil petrolü piyasaya sürme ihtimalini gündeme getirmesi bunun göstergesi. Böyle bir adım gerçekleşirse tarihin en büyük rezerv salımlarından biri olacaktır.
Aslında bu hamle bize şunu anlatıyor: Dünya büyük bir enerji krizinin kapıya dayanmasından ciddi şekilde endişe ediyor.
Enerji riskleri arttıkça diplomasi de hızlanır. Çünkü petrol fiyatlarının kontrolsüz şekilde yükselmesi yalnızca Ortadoğu’yu değil Avrupa’yı, Asya’yı ve Amerika’yı da sarsar. Bu yüzden son günlerde Çin’in, Rusya’nın ve bazı bölgesel aktörlerin ateşkes için devreye girmesi tesadüf değildir. Bu çabalar sadece insani bir girişim değil, aynı zamanda küresel ekonomiyi koruma refleksidir.
Bugün Ortadoğu’da gördüğümüz tablo tam anlamıyla bir dünya savaşı görüntüsü değil. Daha çok kontrollü ama sert bir askeri tırmanma yaşanıyor. Füze saldırıları artıyor, denizlerde gerilim yükseliyor ve bölge ülkeleri savunma tedbirlerini artırıyor.
Ancak savaşların doğasında bir gerçek vardır: Operasyonlar yoğunlaştığında çoğu zaman diplomasi kapıya dayanmıştır.
Bugün yaşananlar da buna benziyor. Taraflar belki de yakında başlayacak bir diplomatik pazarlık öncesinde sahada son kozlarını oynamaya çalışıyor.
Ortadoğu’daki bu kriz bir gerçeği daha hatırlatıyor. Enerji güvenliği ile askeri güvenlik birbirinden ayrılmaz. Savaş cephede yaşanır ama etkisi petrol tankerlerinin rotasında, rafinerilerin kapılarında ve dünya borsalarının ekranlarında hissedilir.
Eğer Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim daha da büyürse, bu kriz yalnızca bölgesel bir savaş olarak kalmayabilir. Küresel bir enerji krizi kapıyı çalabilir.
O zaman savaşın gerçek cephesi sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın ekonomik kalbinde atmaya başlar.
Formun Üstü
Formun Altı