Ortadoğu’yu anlamak için yalnızca haritalara bakmak yetmez; hafızaya bakmak gerekir. Çünkü bu coğrafyada siyaset, çoğu zaman bugünün değil, dünün yankısıyla kurulur.
İran’ı ve onun Şii kimliğini anlamak da tam olarak böyle bir çaba gerektirir: İnancın, tarihsel kırılmalarla nasıl bir siyasal akla dönüştüğünü okumak…
Şiilik, yalnızca bir mezhep değil; aynı zamanda bir tarih anlatısıdır. Hz. Ali’nin hilafet meselesinde yaşanan ayrışmadan doğan bu damar, Kerbela’da derinleşmiş ve bir “mağduriyet bilinci” üretmiştir. Bu bilinç, yüzyıllar boyunca Şiiliği sadece teolojik bir yorum olmaktan çıkarıp, direniş ve adalet eksenli bir siyasal dil haline getirmiştir. Kerbela, Şiilikte bir tarih değil, sürekliliktir. Ve bu süreklilik, İran siyasetinin zihinsel omurgasını oluşturur.
Ancak İran’ın Şiiliği bir devlet ideolojisine dönüştürmesi, erken dönemlerden değil, 16. yüzyılda Safevilerle başlar. Safevi Devleti, Şiiliği resmî mezhep ilan ederek yalnızca dini değil, coğrafyayı ve kimliği de yeniden inşa etti. Bu tercih, İran’ı Sünni Osmanlı’dan ayıran keskin bir sınır çizdi. Mezhep, artık bir inanç olmaktan çıkıp jeopolitik bir aidiyet haline geldi.
Bu tarihsel kırılma, modern İran’ın kodlarını da belirledi. Çünkü İran’da devlet ile mezhep arasındaki ilişki, hiçbir zaman nötr olmadı. 1979 İran İslam Devrimi ise bu ilişkinin zirvesidir. Ayetullah Humeyni’nin öncülüğünde kurulan sistem, Şiiliği sadece bir kimlik değil, doğrudan yönetim biçimi haline getirdi: Velayet-i Fakih. Bu modelde siyaset, ilahi meşruiyetle donatıldı; muhalefet ise yalnızca politik değil, aynı zamanda dini bir itiraza dönüştü.
Burada kritik bir eşik vardır: İran, devrimle birlikte yalnızca kendi iç düzenini değiştirmedi; Şiiliği ihraç edilebilir bir ideolojiye dönüştürdü. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta milis yapılar, Yemen’de Husiler… Bunların her biri İran’ın sadece askeri değil, mezhepsel ve ideolojik nüfuz alanlarıdır.
Bugün yaşanan İran-ABD-İsrail gerilimini yalnızca nükleer program ya da bölgesel rekabet üzerinden okumak eksik kalır. Bu çatışma, aynı zamanda iki farklı dünya tasavvurunun çarpışmasıdır:
Bir yanda seküler-jeopolitik güç dengeleri; diğer yanda dini meşruiyetle inşa edilmiş bir siyasal direniş doktrini.
İran için savaş, yalnızca toprak ya da enerji meselesi değildir. Bu, aynı zamanda Kerbela’dan miras kalan bir “direniş metafiziği”nin güncel tezahürüdür.
Bu yüzden İran, çoğu zaman rasyonel devlet davranışıyla değil, tarihsel hafıza ve ideolojik süreklilikle hareket eder.
Ancak burada görmezden gelinmemesi gereken bir gerçek daha var:
Şiiliğin bu siyasal yorumu, İran toplumunun tamamını temsil etmez. İran’da genç nüfus, şehirli orta sınıflar ve kadın hareketleri, bu ideolojik çerçeveye giderek daha fazla mesafe koyuyor.
Yani İran devleti ile İran toplumu arasında büyüyen bir sessiz gerilim de söz konusu.
Bugün Ortadoğu’da yükselen savaş ihtimali, yalnızca devletlerin değil, anlatıların da çatışmasıdır.
İran’ın Şii kimliği üzerinden kurduğu siyaset, ona bölgesel bir güç sağladı; ancak aynı zamanda onu sürekli bir çatışma hattının merkezine yerleştirdi.
İran’ı anlamak için şu cümleyi akılda tutmak gerekir:
İran bir devletten fazlasıdır; bir hafızadır..
Ve o hafıza, her kriz anında yeniden büyür , yeniden güçlenir , yeniden var olur…
Bugün konuşan da tam olarak budur.