Ortadoğu’da tarih bazen tek bir günle değişir.

2026 yılının 28 Şubat gecesi de böyle bir eşikti. ABD ve İsrail’in İran’daki askeri hedeflere dönük geniş çaplı saldırılarıyla başlayan süreç, kısa sürede bölgeyi sarsan yeni bir savaş evresine dönüştü. Bugün artık mesele yalnızca iki devlet arasındaki bilek güreşi değildir; enerji piyasalarından küresel güvenlik mimarisine, Körfez dengelerinden bölgesel rejimlerin geleceğine kadar geniş bir alanı etkileyen tarihî bir kırılma ile karşı karşıyayız.

Ortadoğu’da bazı çatışmalar yalnızca devletler arasında yaşanmaz; hafızalar, ideolojiler ve tarihsel travmalar arasında da yaşanır. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim tam da böyle bir dosyadır. Bu ilişki, basit bir diplomatik uyuşmazlık değil; darbe, devrim, petrol, mezhep, güvenlik, nükleer rekabet ve bölgesel nüfuz mücadelesinin iç içe geçtiği uzun bir hesaplaşmadır. Gazze’den Lübnan’a, Yemen’den Irak’a, Suriye’den Hürmüz’e kadar uzanan geniş coğrafyadaki her sarsıntının arkasında, bir yerde mutlaka Tahran ile Washington arasındaki o bitmeyen hesap vardır.

Bu hesabın ilk büyük kırılması 1953’tür. İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesi, yalnızca bir iktidar değişimi değil, İran toplumunun kolektif hafızasına kazınan bir müdahale travmasıydı. Musaddık, İngiliz kontrolündeki petrolü millîleştirmiş; Batı ise buna darbe ile cevap vermişti. CIA ve İngiliz istihbaratının desteklediği operasyonla Musaddık devrildi, Şah yeniden tahkim edildi. İşte İran’da Amerika’ya dönük yapısal güvensizliğin en sert çekirdeği burada oluştu. İranlıların gözünde Washington, o tarihten sonra yalnızca uzak bir süper güç değil, ülkenin kaderine parmak basan bir dış fail oldu.

1979 İslam Devrimi ise bu tarihsel güvensizliği kurumsal düşmanlığa çevirdi. Şah rejimi, Amerika’nın bölgede inşa ettiği düzenin en sadık taşeronlarından biriydi. Humeyni önderliğindeki devrim, yalnızca İran iç siyasetini değil, Washington’ın Ortadoğu denklemindeki en önemli sütunlarından birini yıktı. ABD Büyükelçiliği baskını ve 444 gün süren rehine krizi, iki ülke arasındaki köprüleri fiilen yaktı. O günden sonra Washington için İran, sadece “sorunlu” bir rejim değil; Amerikan çıkarlarına ve İsrail’in güvenliğine meydan okuyan devrimci bir aktör oldu. Tahran içinse ABD, yalnızca bir rakip değil, “Büyük Şeytan” olarak tanımlanan ideolojik bir hasım hâline geldi.

Ancak İran–ABD gerilimini yalnızca ideoloji ile açıklamak eksik kalır.

Bu çatışma aynı zamanda jeopolitiğin soğuk matematiğidir. Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, enerji nakil yolları, İsrail’in güvenliği, Körfez monarşilerinin korunması ve Amerikan üslerinin çevrelenmesi; bütün bu başlıklar Washington ile Tahran arasındaki mücadelenin sert coğrafyasını oluşturur. Amerika bölgesel düzeni askeri üsler, müttefik monarşiler ve İsrail merkezli güvenlik mimarisi üzerinden kurarken; İran ise doğrudan savaşmak yerine “direniş ekseni” adını verdiği vekil ağlarla nüfuz inşa etti. Hizbullah, Irak’taki Şii milisler, Yemen’deki Husiler ve Suriye hattı, Tahran’ın yalnızca savunma kuşağı değil, aynı zamanda Amerikan baskısını dağıtma mekanizması oldu.

Nükleer dosya bu gerilimin en kritik başlıklarından biri olarak öne çıktı. İran, programının barışçıl olduğunu savundu; ABD ve İsrail ise bunu nükleer silah eşiğine yürüyen bir strateji olarak gördü. 2015 tarihli nükleer anlaşma kısa bir nefes aralığı açmıştı, fakat Washington’ın anlaşmadan çekilmesiyle diplomasi yeniden yerini baskı ve sabotaj diline bıraktı. Böylece dosya sadece teknik bir denetim meselesi olmaktan çıktı; doğrudan rejim güvenliği, bölgesel caydırıcılık ve küresel güç rekabeti sorunu hâline geldi.

2020’de Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, bu soğuk gerilimin sıcak eşiğe ne kadar yakın olduğunu gösterdi. Bağdat’ta gerçekleştirilen suikast, İran devlet aklının merkezine vurulmuş bir darbe olarak algılandı. Tahran’ın Amerikan üslerine verdiği karşılık da aynı gerçeği ortaya koydu: Taraflar topyekûn savaştan kaçıyor, fakat sürekli olarak savaşın eşiğinde yaşamayı seçiyordu. Yani iki ülke arasındaki ilişki diplomasi ile savaş arasında salınan bir “kontrollü gerilim düzeni”ne dönüşmüştü.

Bugün gelinen noktada ise bu kontrollü gerilim, yeniden sıcak savaş evresine girmiş görünüyor.

28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırıları sonrasında İran, doğrudan konvansiyonel üstünlükle değil, asimetrik dayanıklılık stratejisiyle karşılık veriyor. Tahran yönetimi füze ve insansız hava araçlarını, enerji akışını bozma tehdidini ve bölgesel baskı noktalarını aynı anda devreye sokarak savaş alanını yalnızca cepheyle sınırlamıyor. Reuters’ın analizine göre İran’ın hedefi, Amerika’yı askeri olarak yenmek değil; savaşı ekonomik, psikolojik ve lojistik açıdan pahalılaştırarak Washington’ın iradesini aşındırmak.

Bu yüzden savaşın en kritik cephesi belki de Tahran semaları değil, Hürmüz Boğazı’dır.

Dünya petrol ve gaz sevkiyatının yaklaşık beşte biri bu dar geçitten yapılıyor ve savaşın başlamasından sonra buradaki trafik sert biçimde düştü; Aynı dönemde petrol fiyatları yaklaşık 100 dolar seviyesine dayandı ve savaşın ekonomik etkisi ABD iç kamuoyuna kadar uzandı, yükselen benzin fiyatlarının ABD tüketici güvenini de aşağı çekti. Bununla birlikte Pentagon, 13 Mart’taki açıklamasında İran’ın boğaza mayın yerleştirdiğine dair net kanıt bulunmadığını söyledi. Bu ayrıntı önemli: Tehdit gerçek, ekonomik sarsıntı gerçek, ancak savaş sisinin içinde dolaşan her iddia aynı derecede doğrulanmış değil.

Savaşın bir başka dikkat çekici boyutu, maliyetin yalnızca İran’a yazılmıyor oluşu. ABD’nin yoğun mühimmat kullanımı Washington’da da sürdürülebilirlik tartışması doğurmuş durumda; özellikle hava savunma ve hassas vurucu sistem stoklarının tüketim hızı yakından izleniyor. Bu da bize şunu söylüyor: Süper güçler savaş başlatabilir, fakat her savaş kendi lojistik gerçeğini de beraberinde getirir. Bu cephede mesele artık yalnızca “kim kimi vurdu” değil, “kim daha uzun süre dayanabilir” sorusudur.

Bölgesel risk ise her geçen gün büyüyor. Savaşın faturasını en ağır biçimde Körfez ülkelerinin ödeyeceği görülüyor.

Bu tablo, çatışmanın sınırlarının harita üzerinde çizildiği kadar dar olmadığını gösteriyor. Ortadoğu’da bir savaş başladığında, etki alanı çoğu zaman sadece hedef alınan ülke ile sınırlı kalmaz; petrol tankerlerinden limanlara, sınır üslerinden şehir ekonomilerine kadar bütün bölgeyi içine alan bir güvenlik girdabı üretir.

Tam burada şu temel sorular beliriyor: Ortadoğu’da güç dengesi kimin elinde olacak? İran nükleer eşik ülkesi olmaktan çıkıp fiilî bir nükleer caydırıcılığa mı yürüyecek? Amerika, on yıllardır kurduğu bölgesel düzeni aynı maliyetle sürdürebilecek mi? Aslında bugün yaşanan savaş, bu üç sorunun sahadaki sert tercümesidir. İran bu savaşı bir varlık, sabır ve direnç savaşı olarak okuyor. Washington ise onu nükleer tehdit ile bölgesel nüfuzu aynı anda bastırma operasyonu olarak görüyor. Tarafların savaşa yüklediği anlam farklı olduğu için barışın dili de bir türlü oluşmuyor.

Sonuç olarak İran–ABD çatışması, sıradan bir dış politika gerilimi değildir. Bu, Ortadoğu’nun düğümlenmiş tarihidir. Bir yanında darbelerin ve aşağılanmış egemenliğin hafızası, diğer yanında devrimin ve meydan okuyan ideolojinin sert dili vardır. Bir yanında enerji yollarını ve İsrail’in güvenliğini merkeze alan Amerikan düzeni, diğer yanında vekil ağlarla ve asimetrik caydırıcılıkla ayakta duran İran stratejisi bulunuyor.

Bu nedenle Tahran ile Washington arasındaki gerilim, bir anlaşma metniyle kolayca çözülecek türden değildir. Bu, yıllardır biriken fay hatlarının üzerinde duran bir jeopolitik sarsıntıdır.

Ve görünen o ki, bu düğüm çözülmeden Ortadoğu’nun gerçekten sakinleşmesi de mümkün olmayacaktır. Çünkü bu coğrafyada bazen savaşlar toprak için değil, hafıza için sürer; bazen füzeler şehirleri değil, yüzyıllık hesapları hedef alır.