0
Biliyorum bu gün Müslüman coğrafyanın sorunlarıyla ilgili kafa yoran herkes başlıktaki soruyu düşününce akla şu sorular gelir:
"İslam Dünyası" derken nereyi kast ediyorsunuz? İslam dünyası denilen coğrafyanın siyasal yapısı, hukuk düzenleri, ahlak yapıları ne kadar "İslami'dir?
Doğru bugün İslam dünyası ne kadar Müslümanlarındır veya ne kadar Müslümancıdır bu da tartışılır. Ancak Müslümanların çoğunlukla yaşadığı bir coğrafya vardır. Buna İslam dünyası değilse bile "Müslüman Coğrafya" demek gerekir.
Bu coğrafya ne kadar Müslümanlarındır, ne kadar İslamidir gibi soruları belirleyecek olan Müslümanların ne kadar Müslüman olduğudur.
İslam dünyasında bu gün de geçmişte de İslam siyasal amaçlar için payanda olarak kullanılmıştır. Bu hem bireysel hem de kitlesel olarak böyledir.
"Adına hutbe okutmak" denilen olay tam da bunun yansımasıdır. Siyasal temsil yetkisinin kimde olduğunu gösteren bir anlam yüklendiği için tarihte devletini kuran kendi adına hutbe okutmaya çalışmıştır.
Ve itaat etmeyen de mürted kabul edilmiştir. Mürtedin hükmü de çoğunlukla ölüm kabul edilir, malum.
Bu gün de Taliban ve DAİŞ gibi örgütlerin halifelik ilanları kendi adına hutbe okutmayla başlıyor. Onun için biat etmeyen herkes mürted kabul ediliyor.
Onun için Cuma saatinde cami bombalamayı "caiz" kabul ediyorlar.
Bu gün Pakistan, Irak, Suriye gibi ülkelerde intihar saldırısıyla Müslümanları toplu katleden anlayış bu anlayıştır.
Hak dini ben temsil ediyorum diğerleri yanlış yoldadır anlayışını aslında neredeyse bütün örgütlü dini yapılarda görebiliyoruz. Aradaki fark mahiyet farkı değil derece farkıdır. Yani fark azlık çokluktadır anlayışta değil.
Çünkü sıradan, güçsüz ve sivil görünümlü yapılarda bile "fırka-i naciye", yani kurtuluşa erecek tek fırka mantığı az veya çok vardır. Örgüt güçlendikçe bu anlayış daha belirginleşiyor.
Giderek zorla insanları itaate (biat) zorlayan bir noktaya geliyorlar. İslam dininde ruhbanlık yani Allah adına dini ve dünyevi yetki sahipliği yoktur. Doğrudur. Ancak fırka-i naciye mantığı yetkisi, sözü, eylemi tartışılmaz manevi diktatörler üretmiştir.
Siyasal diktatörlük bir süre sonra yok edilebilmişlerdir tarihte. Ama manevi diktatörlükler öldükten sonra devam etmekte hatta daha da güçlenmektedir.
Bu üretilmiş ve dine sokulmuş manevi diktatörlerin açtığı yoldan ve gösterdiği hedeften sapmak dinden çıkma olarak kabul edildiği için bu gün onları aşmak oldukça zor.
Bu durum bir tür dini vesayet sistemi oluşturmaktadır. Epistemolojik vesayet olarak nitelendirdiğimiz bu durumu Müslümanca Demokrasi kitabımızda daha detaylı anlatma fırsatı bulduk.
Şimdi baştaki sorumuzun yanıtına gelelim. Böyle bir toplumsal yapı ve dini bilgi tekelleşmesine rağmen İslam coğrafyasında huzur umudu besleyebilir miyiz?
Ben açıkça ve üzülerek söyleyebilirim ki hayır. Çünkü İslam dini ne emretmişse bu gün Müslümanlar onun tersini yapar durumdadır.
Müslüman dünyasında adam kayırma, tarafgirlik, rüşvetle iş görmek var ama İslam emaneti ehline vermeyi emreder.
Müslüman dünyasında şirk ve putperestlik had safhada. Irk, tarih, devlet, liderler gibi çok sayıda kutsal kişi ve kurumlar vardır. Oysa İslam bütün bunları bırakın çocuğu ve mal mülkü bile bizim için bir imtihan kabul eder. Ona karşı sevgiyi bile belli bir dozda tutmak gerekir.
Müslüman dünyasında hak ihlallerinden ve siyasal cinayetlerden geçilmiyor. Oysa İslam dini bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş buyuruyor. Bunun örnekleri çoğaltılabilir elbette.
Müslüman aydın ve okumuş kesim de bu tablonun sorumluluğunu Batı'ya yükleme kolaycılığına kaçıyor öz eleştiriye davet etmek yerine. Sanki Müslümanın aklı yokmuş gibi.
Nasıl umut olsun böyle bir kötü tabloda. Söyleyeceğim tek çözüm vardır. Ey iman edenler, iman ediniz. Selametle.