“İslam Düşüncesi” üzerinde niçin duruyoruz? Öncelikle bunun bir ideolojik takıntıyla ilintisinin olmadığını belirtmeliyiz. İnsanlığın bugün yaşadığı çok boyutlu krizler göz önüne alındığında gelecek ne üzerinden ve nasıl kurulacak sorusuna verilecek cevap “İslam Düşüncesi” şeklinde çıkmaktadır. Elbette böyle bir iddianın altının doldurulması gerekmektedir. Bunu yapmak ise çok boyutlu tartışmaları ve analizleri ilzam etmektedir.

Düşünce ve pratik birbirini besleyen ve birbiriyle sıkı irtibatlı iki boyuttur. İnsanlar genel olarak gündelik hayat içerisinde karşılaştıkları sorunları halletmeye çalışırlar ve burada öne çıkan nokta meselenin pratik boyutudur. Öte yandan pratiklerin geliştirilebilmesi ise tahayyül ve düşünce gücüyle direkt ilişkilidir. Pratikler teorilerin bir denemesi ve doğrulanması olsa da, dünyanın bugüne kadar seyrine baktığımızda düşünce boyutunun ön açtığını görmekteyiz ki, bu durum kanaatimizce düşünce boyutunu öne geçirmektedir. Çünkü düşünce geleceğe doğru devinimi sağladığı gibi pratiklere de zemin hazırlamaktadır.

Düşünce krizleri sadece düşünen insanların kendi içinde yaşadıkları çelişkilerden ortaya çıkmaz. Bu anlamda düşünce salt masa başı bir faaliyet değildir. Gündelik hayat içerisinde bazı problemler ortaya çıktığında ya da eski çözümler yeni durumları karşılayamaz olduğunda bu krizleri aşmak üzere “düşünme” öne çıkar. Yani fiziki ve sosyal olarak dış dünyanın kurulumu ve işlemesi düşünce ve hayale ihtiyaç duymaktadır.

Bugün insanlığın yaşadığı krizi bizzat yaşanan pratikler çerçevesinde gözlemlemekteyiz. Verilen istatistiklerden anlaşıldığı kadarıyla küresel dünyada gelir dağılımı adaleti giderek bozulmakta, kitlelerin yoksullaşması artmaktadır. Kapitalizm yapısal sorunları sebebiyle belirli periyotlarla dünyaya buhranlar yaşatmakta ve bu arada çıkan fatura da yoksul kitlelere ödettirilmektedir. Bölgesel çatışmalar, sömürgecilik hız kesmeden devam etmekte, mülkiyetsizleştirme, marabalaştırma tartışılmaktadır. Aslında tüm bunları kapsayacak şekilde krizin ismini vermek gerekirse, buna paradigmal kriz diyebiliriz.

İşte tam da bu nokta İslam düşüncesinin bir paradigma olarak konuşulmasını daha anlamlı kılmaktadır. Dolayısıyla insan(lığ)ın karşılaşmış olduğu sorunları müslümanların teknik ve tekil bir mesele olarak algılamamaları gerekir. Dikkatle bakıldığında tekil meselelerin paradigma sorununu işaret ettiği anlaşılacaktır. İslam düşüncesinin niçin önemli olduğunu bugün dünyanın geldiği nokta, yaşanan krizlerin sebepleri, nasıl bir geleceğin bizi beklediği ve mevcut düşünsel ideoloji ve düşüncelerin neler önerdikleri soruları etrafında düşünülmelidir. Bu tartışmalarda İslam düşüncesinin paradigmal düzlemde bu krizlerden çıkabilmenin imkanını içinde barındırdığını bir varsayım olarak kabul edip yola çıkıyoruz.

Fakat bugünün dünyasının meselelerini çözebilmek ve karşılayabilmek üzere bir insani faaliyet olarak İslam düşüncesine devinim kazandırmak kolay değildir. Bunun hem ciddi bir tefekkür, hem de müktesebat ve strateji gerektirdiği görülmelidir. Özellikle bugün dijitalleşme ile birlikte kendisini “hız”lı pratikler karşısında, köpük ve detaylara boğulmadan “paradigma”ya odaklanmak gerekmektedir. Doğrusu post/modern dünyanın üretimleri peygamberlerin mucizesi türünden müslümanlarda “aciz kılma” etkisi bırakmaktadır. Fakat müslümanlar paradigması kuvvetli bir müktesebata sahip olduklarının özgüvenini öncelikle duymalıdırlar.

İslam düşüncesinin geleceğe doğru projeksiyonunda bir yandan gelenek (geçmiş) ve bugünle ilişkiler bağlamında yatay, diğer yandan “aşkın”sal boyut ile sebepler üzerine analizleri içeren dikey okumaları birlikte yürütmesi gerekmektedir. Bu açıdan kapsayıcı bir düşünsel geometrik alan açarak kendi zeminini oluşturması lazımdır ki, böylece başkasının arazisinde gecekondu yapma işine son versin.