“Değişim” çokça zikredildiği üzere insanlığın değişmez bir gerçekliğidir. Bizzat insanın kendisi hayatı boyunca çevresiyle kurduğu etkileşim ve iç süreçlerinde yaşadığı tecrübe sonucunda hem fikirsel, hem zihinsel hem de şekilsel olarak değişmektedir.
Değişimin gerektirdiği şey ise, bir yandan insanın çevresine adaptasyonu ise, diğer yandan gerçeklikten kopmadan bu değişimlerin gerektirdiğini gündelik hayatına dahil etmesi yani yenilikleri gerçekleştirmesidir. Yenileşme noktasında insanın bir gerilim yaşadığı izlenebilmektedir. Çünkü insan açısından değersel çerçevelerin korunması ile yenileşme arasındaki gerilim, insanlık tarihinde bu konudaki tartışmaların yoğun bir alanını oluşturmaktadır.
Yenileşme ve değişim karşısında oluşturulan direncin başlıca sebebi, bu değişim ve yenileşme talebinin dini, ideolojiyi vb. bozacağı endişesidir. İşte burada değişim ve yenilenme talebi karşısında din ya da ideolojinin zamana yenilmesi ya da kendisini yenileyebilmesi arasındaki mesafede form kazandığını görmekteyiz.
Burada yenileşmeye kökten direnç ile yenilenmenin gerçekleştirilememesi arasındaki farkı da belirtmeliyiz. Özellikle dinler ve ideolojiler söz konusu olduğunda yenileşmelerin her halükarda bir bozulma ve yozlaşma yaratacağı endişesi, buna köklü direnç geliştiren bir kitle yaratabilmektedir. Öte yandan yenileşmenin gerçekleştirilememesi halinde zaten bir zamana yenilme söz konusudur. Bu ise zaten o din ya da ideolojiyi insanlık tarihinin zamanın dışına atacağına işaret etmektedir.
İslam düşüncesi bu yenileşmelerin neresinde durmalıdır? Öncelikle İslam düşüncesi kavramsallaştırmasının içeriğini burada tekrar hatırlamalıyız. İslam Hz. Adem’den (AS) Hz.Muhammed’e (SAV) kadar gelen dinin adı olup, insanlık tarihi açısından evrensellik taşır. Bilindiği gibi İslam’ın ana mesajı tevhid olup, süreç içerisinde bu sabite dışındaki değişmeler insanlığa peygamberlerin sunduğu mesajların içeriğinden anlaşılmaktadır.
Diğer yandan İslam vahiy olarak başlayıp süreç içerisinde “tarih” ve “toplum”la etkileşimi sonucu “İslam düşüncesi” şeklinde tebellür etmektedir. Elbette İslam’ın temel kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir. Fakat bugüne gelinceye kadar tarih ve toplumla etkileşim yeni ictihadlar, yöntemler, yorumları karşımıza çıkarmıştır. Neticede giderek artan ve farklılaşan insanlığın bilgi birikimini vahiyle buluşturmanın gerekliliği ortadadır. Zira vahyin kavramlarının sahip olduğu anlam stokları ve onların bir yerde sonlandırılamayan içeriğinin insanlığın bilgi müktesebatı ile zenginleştirilmesi söz konusudur. Bir başka deyişle, insanlık sahip olduğu ve giderek artırdığı bilgi birikimiyle vahyi ve kavramlarını yeniden anlamaya başlayacaktır.
İslam düşüncesi müslümanların üretmiş olduğu tüm müktesebatı kapsaması sebebiyle insani bir faaliyettir. Bu durumda bir insani faaliyet olarak İslam düşüncesinin bugünkü tarih ve toplumla etkileşimi çerçevesinde insanlığa kapsamlı öneriler sunabilmesi için kendisini yenilemesi bir zorunluluk olarak görünmektedir. Doğrusu İslam düşüncesinin geçmiş müktesebatı göz önüne alındığında çeşitlilik, farklı yaklaşımlar ve yorumlar kadar ciddi bir birikimin varlığı gözlerden kaçmamaktadır.
Fakat bugün müslüman toplumlarda İslam düşüncesinde yenileşme başlığının oluşturduğu bir tedirginlik gözlemlenmektedir. Bu tedirginliğin ana sebebi dinde yozlaşma ve bozulma yaratacağı endişesidir. Elbette İslam’ın sabitelerini korumak önemlidir. Burada en temelde “Tevhid” akidesi yer almaktadır. Ancak İslam’ın yeniden sadece Müslümanlara değil, tüm insanlığa hitap edebilmesi için yeni bir dil yakalaması gerekmektedir.
Kanaatimizce İslam düşüncesi öncelikle içinde yaşadığımız çağın problemlerine odaklanmalıdır. Bunun için sadece diğer düşünce sistemlerini eleştirmesi değil, ne yapılması gerektiğini “bugün”ün dili ve pratikleriyle ortaya koymalıdır. Kavramlarını da yeniden içeriklendirerek bugünün müktesebatıyla zenginleştirmelidir.