İslam düşüncesi modern zamanlarda Batı ile bir karşılaşma yaşadığı andan itibaren “kendi”sine yeniden bakmak zarureti hissetmiştir. Bu durum zaten epeydir yolunda gitmeyen işler ile buna mukabil daha önce “küffar” olarak görülen bir coğrafyanın içinden çıkan bir düşünce/yaşam karşısında zaafiyetin belirginleşmesini birlikte getirmiştir.

Bu tür medeniyet düzleminde karşılaşmalarda bir “kendi”lik bilincinin gelişmesi beklenebilir. Bu bilincin aynı zamanda içine düşülen zafiyetten nasıl kurtulunacağı ile ilgili ciddi sorular üretmesi gerekmektedir. Bu sorular ve onlara verilecek cevapların sadra şifa olabilmesi entelektüalitenin geliştirilmesini de zorunlu kılmaktadır.

Doğrusu Osmanlı’nın son döneminden itibaren başlayan modernleşme tecrübesine bakıldığında, ilk başta modernite karşısında ciddi bir hayranlık geliştiğini gözlemlemekteyiz. Bu hayranlığı Batı’ya bir şekilde seyahat imkanı bulmuş aydınlar üzerinden izlemek mümkündür. Bizde aydınlara karşı yine aydınların içinden geliştirilmiş bir reddiye olduğu kadar halk nezdinde de aydınlara yönelik bir güvensizliği görebilmekteyiz.

Aydınların Osmanlı’dan itibaren yetiştikleri konum, giderek islami kültüre karşı mesafeli bir şekilde tebellür etmiştir. Burada islami kültürü sadece bir dini bilgiyi öğrenmek şeklinde algılamamalıdır. “İslami kültür” yaşam tarzı, insan ilişkileri gibi geniş bir tayfta dünya görüşünü ifade etmektedir. Dolayısıyla toplumun tarihsel ve sosyal kodlarından gelenlerin değişmeye başlamasıyla ilintili şekilde meseleyi düşünmek gerekmektedir.

Bunlarla birlikte Osmanlı’nın son döneminden itibaren yapılan tartışmalara bakıldığında, içinde bulunulan zafiyetten kurtulmak üzere önemli sorular geliştirildiği de gözlerden kaçmamalıdır. Doğrusu bu ve benzer soruların cesaretle geliştirilerek tartışılması, zaafiyetin aşılması noktasında teşvik edilmesi gereken bir durumdur.

Fakat kabul edilmelidir ki, Batı modernitesi dünyanın diğer coğrafyalarına ve bu arada müslüman toplumlara çok kuvvetli ve meydan okuyucu argümanlarla girmiştir. Bu meydan okuma karşısında İslam dünyasının ciddi anlamda sendelediğini söylemek mümkündür ki, bugün post/modern süreçte de bu sendelemenin devam ettiğini kabul etmeliyiz.

Bu minvalde İslam’ın başat figürü olan “âlim”liğin giderek zaafiyet geçirdiğini de görmekteyiz. Gündelik dilde “alim” kelimesinin kullanıldığı alan giderek daralırken, diğer yandan “alim”lik fiilen geçmişi tekrar eden ve dünyanın soru(n)larına teğet geçen portreye tekabül eder olmuştur. Hatta “alim”lik daha çok fakihlik ile özdeş biçimde bir kullanım bulmaktadır.

“Âlim”ler Batı’nın meydan okuması karşısında İslam’a dair daha korumacı reflekslerle hareket ederken bugüne dair cesaretli sorular sormaktan uzak durmuşlardır. Halkın dinsel hassasiyetleri çerçevesinde daha muhafazakar ve korumacı reflekslerle söylem ve pratikler geliştirmişlerdir. Dolayısıyla müslüman toplumlarda etkinliklerinin bu korumacılıktan öteye pek geçemediği gözlemlenmektedir. Bu da onların dünya ölçeğinde bir dünya görüşü sunmak bağlamında konumlarını zayıflatmaktadır.

Muhammed Arkoun müslüman dünyanın geçmiş ve bugünle ilgili olarak üzerinde durmak istemediği soru(n)ları “düşünülmeyen alan” alan olarak kavramsallaştırmıştı. Bunun birçok sebebi olabilir. Birinci sebep, müslüman toplumların kendi sorularını üretememesi, hatta bugün görüleceği üzere sorularını bile dışarıdan aktarmasıdır. Bu da “düşünül(e)meyen alanı üretmektedir. İkincisi, İslam’ın dejenere olacağını düşünen güvenlikçi ve korumacı sebepler.

Bunlar müslüman toplumların kendi sorunlarını ele almalarını zorlaştırdığı gibi, daha dar alanda ezberleri tekrar etmelerini sonuçlamaktadır. Bugün post/modernite karşısında daha gerçekçi sorulara ve cevaplara ihtiyacımız bulunmaktadır. Zira tefekkür öncelikle insanın kendisi ve evrene dair sorularıyla başlar.