“Müslümanlar neyi yapamadı da teori ve pratikte hakimiyetlerini kaybettiler?” sorusuna cevap aramaya devam ediyoruz. Bu sorunun ilk elden cevabı “içinde yaşadığı çağdaş dünyaya cevap üretemediği” şeklinde verilebilir. Bunun sebebi sorulursa, gerçeklikten kopuş ve metafizikleştirme şeklinde birbiriyle ilintili iki madde sıralanabilir.

“Gerçeklikten kopuş”, bir paradigmanın, dünya görüşünün ya da düşüncenin Tanrı, evren, eşya ile kurmuş olduğu ilişki ile bunları tanımlama ve konumlandırmalarının artık gerçeklikle bağlarının zayıfladığını anlatmaktadır. Bir paradigma, medeniyetin hakimiyetini elde ettiği ilk dönemlerinde Tanrı, insan, eşya ve evreni açıklama bakımından yeterliliği giderek zayıflamaktadır. İlk baştaki müktesebatı zaman ilerledikçe değişimler karşısında yetersizleşmekte ve açıklama kapasitesini yitirmektedir.

Hz. Peygamber’e (SAV) başlayan İslami paradigmanın yükselişi daha sonraki süreçte de devam etmiş, fakat paradigma yeni üretim ve müktesebatla zenginleştirilmediği, yeni durumlara cevap veremediği oranda zayıflamıştır. Tabii ki bu zayıflama yüzyıllar içerisinde zamana yayılarak gerçekleşmektedir. Hayatın soru(n)ları bitmez ve dinamiktir. Bu soru(n)lar karşısında cevap verebilme kapasitesi düştükçe paradigma da hayattan geri düşmeye başlamaktadır.

Esasen zayıflayan paradigma ürettiği cevaplarda gerçekliğe tekabül etmekte zorlanmaktadır. Bu zorlanma karşısında cevapları giderek metafizik(tir)leşme yönünde bir seyir izlemektedir. Metafizikleştirme, soru(n)ları fenomenler dünyasının ilişki ve sınırlarından dışarı taşırarak bir totalite yaratmayı sonuçlamaktadır. Bir başka deyişle, sorunların fenomenler dünyası içinde sebep-sonuç bağlantılarını kurmadan, inanç alanına taşınması; dolayısıyla belirsizlikler, muğlaklıklar yaratılarak meseleyi konuşulamaz hale getirmesidir. Bu, bir tür dinselleştirmedir.

Burada “metafizik(leştirme)” ya da “din(selleştirme)” ile ilintili iki boyutu birbirinden ayırt etmeliyiz. Dinin insan hayatına bir projeksiyon geliştirerek insan için güzergah belirlemesi, insanın dinle sağlıklı ilişki geliştirmesi açısından elzemdir. Bu bağlamda din insan için hem anlam sağlayıcı bir kaynak hem de hakikatin bütününe dair bilgi ve perspektifi içinde barındırır.

İnsanın geldiği yer, niçin yaşadığı ve öldükten sonrası hala en temel soru(n)lar olup, bunların nihai cevapları insanın imkanları tarafından sağlanamamaktadır. Din burada insan için hem bu dünyanın hakikatini hem de insanı aşan boyutlarıyla bütünsel anlamda hakikati verebilecek yegane kaynaktır. Bilim insana sadece fenomenler dünyası içinde insan, eşya ve evrene dair nasıllıkların bilgisini verebilir. Bu bağlamda din ve bilimi birbirinin yerine ikame etmeye çalışmanın ya da bilim ile din arasında bir egemenlik yarışı öngörmek ciddi bir yanlışlıktır. Kur’an-ı Kerim fenomenler dünyasına “âyet”ler olarak işaret etmekle birlikte, bunların bilimsel çözümlemesini yapmaz. İşi de değildir açıkçası.

Burada din ve bilimin birbirinin içerisine sıkıştırılmaya çalışılması ve aralarında rekabet yaratılması doğru değildir. İşte tam da bu noktada müslümanlar dinin projeksiyonlarını dışarıda bırakmadan fakat sorunlarını fenomenler dünyasında ortaya koyacağı teori, müktesebat, bilgi ve analizlerle çözmelidir. İşte hala yapamadığı şey budur.

Modernleşme sürecinde yaptığı şey ise büyük oranda metafizikleştirmedir. Yani sorunları bir şekilde hamasete, metafizik söyleme taşıyarak orada belirsizleştirmesi, muğlaklaştırmasıdır. İnsanın kendi yapması gereken işleri Tanrı’ya ve inanca havale ederek, insan özne olarak tarihten çıkmasıdır. Bilgi üretememesi, insan, tabiat ve evrenle rastgele ilişkiler kurması ve bunları da tevekkül olarak yorumlamasıdır. İnsan, tabiat ve evrenle kurulan ilişki doğru değilse, Tanrı ile kurulan ilişki de doğru değildir.