Son dönemlerde farklı kavramlar ve olaylar eşliğinde tartışılan konulardan birisi de radikalleşmedir. Fakat radikalleşme kavramının kullanımı ve içeriklerinde bir karmaşıklık kendisini göstermektedir. Kavram bir yandan dini terminolojiyle yoğun bağlantıları içinde bir kullanım alanı bulmasından, diğer yandan sadece dini hareketlere özelleştirilmiş olarak kullanılmasından dolayı karmaşıklığı giderek artmıştır.
Radikallik özellikle dini grup ve hareketler için kullanıldığında, konuyla ilgili görüş belirten ilahiyatçılar dinin ve dini kavramların istismarı meselesi üzerinden açıklama yapmaya çalışmaktadırlar. Bu açıklamanın belirli oranda bir doğruluk payı vardır. Fakat kanaatimizce dini kavramların istismarı sonuç olup bu görüş ve hareketlerin hangi dönemsel ve sosyo-ekonomik zeminde hayatiyet bulduğuna odaklanmak gerekmektedir. Biz bu makalede ilki üzerinde duracağız.
Buna vereceğimiz cevapta aslında radikalliğin sadece dinsel hareketler için özelleştirilmesinin eksik olduğunu bize gösterecektir. Radikalleşme günümüzde post/modern hayat tarzına karşı bir tepkiyi de ifade etmektedir. Bilindiği üzere modernite “evrensel akıl” nosyonu etrafında Avrupa merkezci bir yaşam tarzını dayatırken, postmodernlik evrensel akıldan bir geri çekilmeyi savunmaktadır. Bu, Avrupa merkezciliğin bittiği anlamına gelmemekle birlikte, süjenin merkezde olduğu bir göreliliği ortaya koymasıyla belirsizliği birlikte getirmektedir.
Postmodernlik insanların önermelerinin kendilerinden bağımsız denetlenebileceği bir bağımsız noktayı geçersiz kılmakta; herkesin kendi sübjektivitelerini onaylatabileceği bir görelilik yaratmaktadır. Kaos, belirsizlik, “ne olsa gider” yaklaşımı insanların hakikat arayışı ve iddialarını işlevsizleştirdiği gibi gündelik hayatın ortodoksisini de yok etmektedir. Diğer yandan insanlara takip edebilecekleri bir ahlaki rota sunamamaktadır.
Postmodernliğin özgürlük olarak tanımladığı bu alan insanların hakikat arayışını sonlandırmadığı gibi, kendi inanç ve düşüncelerinin radikalleşmesini sonuçlamaktadır. Nihayetinde ülkü, hedef, gayelilik gibi kavramları insan hayatında işlevsizleştiren postmodernlik karşısında radikallik daha da yükselmektedir. Burada belirtilmesi gereken önemli nokta; radikalliğin sadece dinsel argüman ve hareketlerde değil, seküler düşünce ve eğilimlerde de kendisini göstermesidir.
Doğrusu radikallerin zihni burada platoncu bir biçimde çalışmaktadır; idealar ve görünüşler âlemi. Radikaller içinde yaşanılan dünyayı yanlışlarla dolu olup dünyada ideaları hakim kılmak istemektedirler; dinsel radikaller için bu bir anlamda Tanrısallığı yeryüzüne indirmek. Seküler radikallik için de ideolojisini dünyada hakim kılmak. Aslında dünyanın geleceğine dair yazılan distopyalarda bu radikalliği izlemek mümkündür. Fakat her ikisinde de ortak nokta bir dinsel form kazanmış olmalarıdır.
Radikalliğin tarih ve gelenekle ilişkisinin de problemli olduğu görülmektedir.”İdea”laştırılan bir dönem ile “bugün “arasında ciddi bir mesafe bulunmaktadır. Bu mesafe sadece zamansal değil, kültürel ve bilgi müktesebatı bağlamında da düşünülmelidir. Kimi radikaller “idea”laştırılan zaman geri gitmeyi tercih etmekte, kimileri de “idea”yı bir form olarak da günümüze taşımaktadırlar. Son kertede “tarih”i hazmetmemiş bir hareket tarzı karşımıza çıkmaktadır.
Radikalliğin kendi zihninde “idea” ile “gerçek”, “tarih” ile “bugün” arasında yaşadığı yarılma ve oluşan mesafe, bir şekilde yeni bir “idea” ve “tarih” anlatısıyla doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu anlatı mensuplarını “gaye”lemek üzere mitik bir dil üzerinden yapılmaktadır. Böyle bir durumda tarih yeni bir yazımın konusu olurken, idea da bugüne uygun bir anlatımla öne çıkmaktadır.
Radikalliğin platoncu zihni, tarih ile bugün arasında genişleyen mesafede tarihselliği sürekli belirleyici kılarken, insanı da “idea” ile bağlantılı olarak tanrısal bir edime davet etmektedir.