Günümüzde giderek belirginleşen İslam düşüncesinin teorik ve pratik alana ait sorunları karşısında nasıl bir yöntemle hareket edileceği üzerinde durmak öncelik taşımaktadır. Metodoloji incelemesi de elbette kendi içerisinde farklı boyutları muhtevidir.

Burada bazı bileşenler etrafında düşünerek metodolojiye netlik kazandırmak gerekmektedir. İslami kavramların gündelik hayattaki zayıflamaları ve bilhassa gençler nezdinde karşılıklarının olmaması bağlamında düşünüldüğünde hayat ve metin arasındaki ilişkiyi analiz etmek daha doğru ve öncelikli görünmektedir. Söz gelimi; amel, ibadet, ihlas, takva, ümmet gibi kavramlar gündelik hayatın inşasında nasıl etkin kılınacaktır?

Buradaki temel sorumuz; bu kavramlar literatürde olduğu gibi mi anlatılacak? Bir başka deyişle, bu kavramların daha önce kazanmış oldukları içeriklerin sınırları korunarak bugüne mi aktarılacaktır? Doğrusu islami söylemlerin yaptıkları işlemlere bakacak olursak, bu kavramların daha çok aktarım şeklinde tezahür ettiğini anlamaktayız. Dolayısıyla “amel” gibi bir konuyu işlemek istersek, din açısından merkezi bir kavramdır ancak hayattaki karşılıkları bulunmadığı durumlarda toplumda karşılık bulması pek mümkün olmayacaktır.

Tam da bu noktada metinden hareket edilerek hayata mı gidileceği yoksa hayattan mı hareket edilip metne gidileceği bir soru olarak ortada durmaktadır. Burada muhtemel riskler bulunmaktadır. Metinden hareket edildiğinde karşılığı hayatta bulunamadığı durumlarda metin günümüze ve hayata gelememektedir. Burada hayatın metinle sınırlanması gibi bir risk vardır ki, İslam düşüncesi bu sorunu yaşamaktadır. Hayattan (problemden) hareket edildiğinde şayet metinle paradigmal olarak dolayımlayamadığınız zaman farklı ideoloji ve felsefelerin içine düşmek tehlikesi bulunmaktadır.

Bu meseleyi “metin mi hayat mı?” şeklindeki soruyla netleştirebiliriz. Geleneksel İslami anlayış metinden hareket etmekte; ancak hayatı tam olarak karşılama noktasında sorunlar yaşamaktadır. Fazlurrahman’ın yaklaşımını bu soru etrafında okuyabiliriz. Bilindiği gibi Fazlurrahman ikili bir işlem yapmaktadır. Önce metnin indiği dönemde hayattaki karşılığını bulmakta; daha sonra elde ettiği “mekasıd”ın bugün metindeki karşılıklarına dönmeye çalışmaktadır.

Esasen Fazlurrahman başta olmak üzere bu tür çabaların temel sebebi; metnin indiği dönemle bugün arasında oluşan sosyal, kültürel, ekonomik vb. mesafedir. Metinle hayat arasındaki ilişkiyi kurmak bir anlamda bu mesafeleri azaltmak demektir. Hasan Hanefi de bir öneride bulunmaktadır. Ona göre Kur’an’ın indiği dönemde insanlar sorular soruyor, metin ise bunlara cevaplar veriyordu. Meselâ; “Yeselüneke anil enfal” yani ganimetten sormaktaydılar. O dönemin ekonomi-politiğinde önemli olan “ganimet” hayatın içinden bir soru idi. Hanefi’ye göre bugün de hayatın içinden metne sorular sorulmalıdır. Meselâ; “yeselüneke anil isti’mar” yani sana sömürgecilikten soruyorlar. Daha sonra bu soruyu cevaplandırmak gerekecektir. Bunun dışında “metni tamamıyla hayattan çıkaran görüşler de mevcuttur.

Açıkçası İslam dünyası metinle hayat arasında bir sıkışmışlık halini yaşamaktadır. Doğrusu bu yaklaşımları önemli görmekle birlikte eksik bulmaktayım. Metinle hayat arasındaki ilişkide ve mesafede karşılıklı geliş gidiş hattı açılmalıdır. Bu hatta öncelik “hayat”a verilmelidir. Bunun anlamı; önce bugünden, yaşadığımız hayatın içinden sorular geliştirilmelidir. Bu sorular bir yandan metne yönlendirilerek metinden paradigmal yardım alınmalı, metinde karşılıkları bulunmalı; eşzamanlı olarak günümüzün insani (ilmi) birikimlerinden faydalanarak sorun çözülmeye çalışılmalı ve aynı zamanda kavramlar bu birikimlerle yeniden içeriklendirilmelidir. İşte o zaman islami kavramlar kendisini bugün yeniden açma imkanı bulabilecektir.