Söylemlere dikkat kesildiğimizde insanlar her dönemde kendi zamanlarının farklılık arzettiğini ifade etmektedirler. Bu farklılıkların bir çok değişimi zorunlu kıldığını belirtirken aynı zamanda kendilerine “geçmişten farklı davranma” anlamında imtiyazlar tanınmasını da zımnen düşünürler.
İçinde yaşadığımız dünyada insanlar açık ve örtük biçimde bunları daha çok dile getirmektedirler. Zira değişimin hızı ve içeriğindeki dönüşümlere dayanarak bu tür söylemler de yaygınlaşmış görünmektedir. İnsanlar ellerindeki makinalar ve ürettikleri teknolojiler üzerinden “Tanrı” ile olan ilişki biçimini de dönüştürmek için uğraşmaktadırlar. Bir noktadan sonra bu bir otorite rekabetine dönüştürülmektedir.
Kur’an-ı Kerim insanlık tarihini bir gelenek dizini içinde anlatmaktadır. İnsan yeryüzüne indikten sonra, aynı zamanda Tanrı’nın vahyinin muhatabı olur. Nihayetinde Hz. Âdem’den (AS) başlayarak tüm peygamberlerin ortak mesajı tevhiddir. Peygamberlere gönderilen “sahife”ler kendi dönemlerinin toplumsal gelişmişlikleri ile elbette bağlantılıdır. Bir başka deyişle, her dönemin ihtiyacı doğrultusunda ilahi mesaj, insanın Tanrı, evren ve eşya ile ilişkisini kurmaktadır. Hz. Peygamber (SAV)’e bu sahifeler tedrici olarak gönderilmekle bir kitap hüviyetine kavuşmuştur. Fakat mesaj özünde aynıdır.
Her dönemde farklı peygamberler toplumlara gönderildiğinde, diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla insanlar peygamberleri bir yandan alışıldık ve bilindik olanların dışında bir düşünce getirmekle suçlarken, diğer yandan daha önceki toplumlardan farklı olduklarını da dile getirmektedirler. Aslında peygamberlerin burada getirdiği mesaj özünde aynı olması dolayısıyla bir farklılık arz etmez. Ancak insanlar geçirdikleri değişim ve tutturdukları yaşam tarzını veri kabul ederek meselelere yaklaşmaya başlarlar. Burada “hakikat nedir?” sorusunu tekrar sormadan hareket ederler.
Bugünü sağlıklı değerlendirebilmek için tarihi okumak ve bir tarih felsefesi geliştirmek önem arz etmektedir. Bu değerlendirmelerde temel sorular ile ona eşlik eden çevresel koşulları ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Tam da bu sebeple içinde yaşadığımız çağda “yeni olan nedir?” sorusunu sorduktan sonra, bunun insan üzerindeki etkilerini ayrıca ele almalıyız.
Günümüz dünyası posthumanizm ve transhümanizm kavramlarıyla tanımlanmaktadır. Transhümanizm özellikle tıp ve teknolojinin yardımıyla insanı mükemmelleştirme ve hatta ebedileştirme projesi olarak iddialı görünmektedir. Elbette bugün teknolojinin son derece hızlandığı bir zaman diliminde yaşamaktayız. Fakat bu değişimin neyi ilzam ettiğini ve insanlara neler sunduğunu ciddi analiz etmek gerekmektedir.
İnsanın bilgi ve teknolojideki birikimi kendisini kuşatan sosyal çevresini tabii ki değiştirmiştir. Bugün bu değişimin önemli boyutu insanın makinalar üzerinden yeni bir yaşam tarzı yaratması, makinaların insan hayatındaki etkinliği ve dijital bir yaşamın hakimiyetidir. İletişim teknolojisi insanın kendisi, çevresi ve dünya ile ilişki biçimini ve hayat tarzını değiştirmiştir. Tıp alanındaki değişimler bugün ve gelecekte insanın insan üzerindeki hakimiyetini artırmış görünmektedir.
Bu ve benzeri değişimler bugünün dünyasında “yeni” olanı ifade etmektedir çoğu insanın gözünde. Fakat göz önündeki bu değişimler en temelde sorulması gereken insanın neliği, insanın niçin yaşadığı, insan ve dünyanın anlamı ile insanın Tanrı ile ilişkilerinin mahiyetine dair neyi “yeni” kılmıştır? İnsan için esaslı sorular hala ortada durmakta, insan ise kendi yaptıklarına güvenerek geçmiş dönemden farklı ayrıcalıklar talep etmektedir.
Tüm bu gelişmelere rağmen insan henüz ontolojik güvenliğini sağlayabilmiş değildir.