Kur’an-ı Kerim’i dikkatle okuduğumuzda “sosyolojik ilke” diyebileceğimiz anlatımlar karşımıza çıkmaktadır. Bu anlatımlar bize tarihin nasıl okunması gerektiğine dair bir perspektif önerirken diğer yandan bu okumanın bugün ve geleceğe nasıl bir projeksiyon geliştireceğine dair doneler sunmaktadır.
Kur’an-ı Kerim Hz. Adem’den (AS) başlayarak tarih içindeki peygamberleri farklı bağlam ve boyutlarıyla gündeme getirmektedir. Bununla birlikte bütün peygamberlerin ortak bir mesajı insanlara iletmiş olması atlanmaması gereken bir noktadır. Son peygamberden sonra geleceğe doğru bu mesajın tüm insanlık için geçerliliği özenle belirtilmelidir. İslam’ın temel mesajı olan tevhid dün, bugün ve yarın için ortak mesaj olmaya devam edecektir.
Yeni bir peygamber gönderilmesinin anlamı; artık mesajın içeriklerinin zayıflaması, mesajın sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel düzlemde kapsayıcı bir dil üretememesi ve döneme hakim olan dejenerasyondur. Böyle bir durumda mesajın kendi derinliklerinin yeni bir dille ifadesine ihtiyaç vardır. Bu, bir anlamda mesajın içeriğinin çağ ile sağlıklı bir buluşması demeye gelmektedir.
Peygamberler tarihi dikkatle incelendiğinde, en azından bize ismi bildirilenler takip edildiğinde görülecektir ki, tüm peygamberler aynı mesaj ve misyonu yerine getirmek üzere devreye girmektedirler. Toplumdaki donukluğun ve mesaja yabancılaşmanın geldiği nokta; öncelikle peygamberlere genel bir itiraz ve değişime direnmektir. Fakat tarih hiçbir şekilde bu ana mesajı kendi dışına atmış ve geçersizleştirmiş değildir. Buradan anlaşılmaktadır ki, mesajın insanda merkezi bir karşılığı da bulunmaktadır.
Peki şu anda nasıl bir durumda ve konumdayız? Son peygamberden sonra dünyaya bir peygamber daha gelmeyecektir. Hz. Muhammed’den sonra peygamberlik iddialarını tarih sadece bilgi olarak kendisinde tutmaktadır. Bu sahte peygamberlerin iddiaları ile bugün yeni dini hareketler, spritüel eğilimler tarih karşısında dayanıksızdırlar. Tüm bunlar “Hakikat” kendisini gösterdiği anda “sönümlenme”ye başlamaktadırlar. Diğer yandan sürekli gündeme getirilen mehdi ve mesih beklentisi de gerçekleşmiş görünmemektedir.
İşte İslam’ı yeniden düşünmek tam da bu zamanda peygamberi bir misyon olarak ümmetin âlimleri ve entelektüelleri olarak yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Yaklaşık son birkaç yüzyıldır post/modern durumla karşılaşma yaşayan müslümanlar İslam’ı bugünün diliyle yeniden üreten bir dil, mesaj ve içeriği yakalayamamış görünmektedirler. Nitekim post/modern durum karşısında yaşanan yenilgi de müslümanları olabildiğince sarsmış ve sendeletmiştir.
İnsanlık giderek ağır varoluşsal sorunların içinde travmatik bir duruma evrilmiştir. İslam’ın ilk peygamberden itibaren devam edegelen mesajı, insanlığın ilk defa duyduğu bir şey değildir. Fakat ana mesajın bu sorunların derinliklerinde yeniden yakalanarak bir tefekkür boyutunda insanlığa sunulması gerekmektedir. İşte müslüman âlim ve entelektüellerin misyonu; ana mesajı toplumsallığın içinden üreterek insanlığa ulaştırmaktır.
Bu minvalde İslam düşüncesi bugün geçmişten bugüne tekrar edilen ve kutsanan bilgi yığını olmaktan çıkarılmalıdır. Müslümanlar tarih içinde gezinirken hem bugünü kaybetmekte, hem de gelenekselin içinden bugüne paganizmler de çıkarabilmektedir. İslam düşüncesi, İslam’ın bir perspektif olduğu çerçeve içinde insanlığın sorunları üzerinden konuşmaya çalışmalıdır.
Tanrı-insan ilişkisinin dönüşümü bugün temel bir perspektif problemi olarak yaşanan tüm sorunlara sirayet etmektedir. Bu bağlamda Tevhid, tüm entelektüel arkaplanıyla ana mesajı oluşturmaktadır. Fakat mesajın bugün sunulduğu dil, insanlarda bir “esatir-i evvelin” duygusu uyandırmaktadır.