Gözlemleyebildiğim kadarıyla Türkiye’nin yaklaşık son yetmiş yılında ekonomi-politik bağlamında paradigma açıdan pek değişen bir şey yok. Fakat dini-kültürel düzlemde (ki bu alt toplumsal alanlar aslında hep birbirleriyle ilintilidir) bazı değişimlerden bahsedilebilir.

Bir kere 2000’li yıllara gelinceye kadar Türkiye’de varlık gösteren bulunan ideolojilerin iddiaları göze çarpmaktaydı. Bu biraz da modernitenin dünyaya dair iddialı doğası ile ilintili görünmektedir. Bu minvalde tüm dünyada sol iddialı bir şekilde yükselmiş fakat 80’lerden itibaren etkinliğini yitirmiştir. Batı’da Marksist edebiyat ve düşünce eleştirel tavrını devam ettirmiştir. İslamcılık ise 1970’lerden itibaren kıpırdanış göstererek 2000’lere kadar Türkiye’de farklı toplumsal alanlarda iddiasını devam ettirmiştir.

2000’lerden sonra tüm ideolojiler için söyleyebileceğimiz ortak bir durum oluşmuştur. Post/modern dönem “iddia”ları olan ideoloji, düşünce ve dinlere meydan okuyarak bugünlere gelinmiştir. Öyle ki din, ideoloji gibi tüm meta anlatıları reddeden post/modernite bugün aslında paradoksal olarak kendisinden başka iddia bırakmamıştır. Doğrusu İslamcılığın zayıflama hikayesinden bir bölümü bu değişen durumla ilintilidir.

İslamcılıkla ilgili daha önemli değişim ise, islamcılığın 1990’larda biraz varolan entelektüalitesinin giderek zayıfladığıdır. Öyle ki, daha önce islamcı düşünce içinde yer alan bazı insanlar bu konumlarını hızla terk etmişlerdir. Daha da önemlisi islamcı düşünce şu an mevcut dünyanın ve hatta içinde yaşadığı mekanın sorunlarını kapsayacak ve karşılayacak bir düşünce üretmekten uzak görünmektedir. Dolayısıyla belirsizliklerin, muğlaklıkların, krizlerin arttığı bir çağda hala bir ümit olarak görülmemektedirler.

Bu minvalde bazı islamcılar sorunlar karşısında İslam’ın ihtiva ettiği kuvveye ve insanların “aşkın”la olan ilintisine bakarak dinle ilgili konformist bir yaklaşım içinde bulunmaktadırlar. Halbuki burada İslam’ın kuvvesinin otomatik olarak İslamcılığı beslemediğini belirtmek gerekmektedir. Elbette İslam bir din olarak insanlığın mustarip olduğu sorunları karşılayabilme kapasitesine sahiptir ve bu bağlamda kurtuluş iddiasındadır. Fakat İslamcılığın bugünün dili üzerinden İslam’ı nasıl ifade ettiği ve konumlandırdığı önem taşımaktadır.

Tüm bunlardan çıkaracağımız öncelikli sonuç; İslamcılığın vakit kaybetmeden kendisiyle yüzleşmesi gerektiğidir. Bu yüzleşme aynı zamanda müslümanların gelecekte İslam ile irtibat biçimleriyle de ilintili olacaktır. Bu bağlamda İslamcılığın yakın geçmişten hu yana devam ettirdiği bazı hareket tarzını ve İslam ile irtibat kurma biçimini değiştirmesi gerekmektedir.

1970 ve 80’lerde ağırlıklı olarak islamcılıkta görülen modern dünyaya eleştiri dili artık değişmek durumundadır. Elbette içinde yaşadığımız dünyaya yönelik eleştiriler önemlidir. Ancak islamcılığın eleştiri ile birlikte inşa aşamasına geçmiş olması gerekir. Zira insanlık artık sorunlarına çare istemektedir. Diğer yandan İslamcılığın tam da eleştirdiği post/modern durumun içinden konuşmaya başladığını ve bunun da bir teslim olmuşluk görüntüsü yarattığını görmekteyiz. Doğrusu benim gözlemim; islamcılıkta 1980’lerde varolan kendisine güvenin ve geleceğe doğru ümidin giderek zayıfladığı yönündedir. Bununla birlikte sorunları tam olarak kapsayamamaktan kaynaklanan popüler bir hamaset dilinin üretildiğini görmekteyiz. Popüler hamaset dili, eleştirellik üzerinden sorunların üzerini örtmeye devam etmektedir.

Bugün küresel bir dünyada yaşamaktayız. Bunun anlamı; düşünce ve yaklaşımların yerellikleri dikkate almakla birlikte insanlığın geleceğini inşa edecek bir kapsayıcı dil geliştirmelerinin gerekliliğidir. İslamcı entelektüeller ise yeni bir yol ayrımımda kendileriyle yüzleşerek gelecek rotalarını çizebileceklerdir.