Gündelik dilin giderek değişmesi ve bu arada kullanılan kelime sayısının da oldukça düşmesi sıklıkla dile getirilen bir problem olmakla birlikte, bu konuda insanın evren, Tanrı ve eşya ile kurduğu ilişkinin yüzeyselleşmesi ve derinliğini kaybetmesi esas üzerinde durulması gereken bir sorundur.
Dini kavramların kaybedilmesi ya da toplumda içerik zafiyetine uğraması giderek belirginleşen bir durumdur. Aslında dini kavramlara yönelik kayıp ve yabancılaşma, sadece dini hayatın boyutları ve sınırlarında kalmış bir sorun olarak görülemez. Çünkü din insanın varlıkla ve bilgi ile en kapsamlı temasını kurabilecek yegane unsurdur. Dolayısıyla dinin dili ve içeriğini kaybetmiş bir insan ya da toplumda deruni bir perspektif gelişemez ve insan profili de dünyanın maddi sınırlarını aşamaz.
Her geçen sene giderek belirginleşen kayıplar toplumsal sorunların da derinleşmesini sonuçlar. Zira varlıkla ilgili derinlikli ilişkilerin kurulmadadığı için hedef ve amaçların kaybolduğu, insanların gündelik ilişkilere boğulduğu ve aşkın olanı kaybettiği bir dünya insanı hasta etmeye namzet bir dünyadır. Nitekim pratikler de maalesef böyle gelişmektedir.
Söz gelimi; 1960’larda gazete, kitap diline bakıldığında hala burada geçerliliğini koruyan bir dini dil ve kavramların varlığını görmekteyiz. O dönemin aydınları da –isterse dini bir zaviyeden bakmasın- bu dilin ve kavramların işaret ettiği dünyayı anlamaktaydılar. 1960’lı yıllarda basılan Elmalı tefsirinin diline bakıldığında anlatmak istediğim daha net anlaşılacaktır. Yine 1980’lerde bile Edebiyat kitaplarında okutulan divan şiiri artık tedavülden kaldırılmıştır. Acaba bu şiirlerin okutulmaması insan ve toplumdan neyi eksiltmiştir? Aslında kaybolan varlıkla derinlikli ilişkilerdir.
Şimdi asıl soru şudur; bugünkü gençlik dini kavram ve dinin dilinden ne anlamaktadır? Meselâ; takva, amel, halvet, ibadet, ihlas, bidat, rızık, ümmet gibi kavramlar acaba nasıl bir karşılık bulmaktadırlar? Büyük oranda bu kavramlara arkeolojik bir muamele yapıldığı düşüncesindeyim. “Amelleriniz makbul olsun”, Ümmet-i Muhammed” gibi ifadeler dağarcıktan kaybolduğu için toplumsal hayatta da karşılıkları kalmamaktadır.
Peki bu durumda nasıl bir yol geliştirilmesi gerekmektedir? Bu kavramlar giderek anlaşılmaz görülerek eskide kalan kavramlar dizini olarak mı değerlendirilmeli? Yoksa bu kavramların bugün için toplumsal karşılıkları mı içeriklendirilmeli? Kimi yorumlara bakacak olursak, din zaten önemli oranda ömrünü tamamlamış; dolayısıyla bir gelecek vadetmiyor.
Şahsi kanaatim bu kavramların bugün yeniden içeriklendirilmesi, güncellenmesi ve bugüne getirilmesi üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü bu tür kavramlar aynı zamanda müslüman zihnini inşa eden bir boyut taşımaktadır. Her ne kadar bazı kavramlar çarpıtma ve kirletmeye maruz kaldıysa da yeniden içeriklendirme burada önemli olacaktır.
Meselâ; rızık kelimesini ele alalım. Rızık kelimesi insanın faydasına olan her şeyi tanımlamaktadır. Geçmişte “erzak almaya gidiyorum” gibi cümleler kurulurdu. Şimdi böyle kullanılmayan bu kelime aynı zamanda rızıkla birlikte “Rezzak”ı yani rızkı vereni de çağrıştırırdı. Yani varoluşsal arkaplana sahipti. Kavramın kaybı Tanrı ile insan arasındaki irtibat noktasını zayıflatmaktadır.
Yine takva kavramı Kur’ani referansına bakarsak, insanın dünya ile kurmuş olduğu ilişkinin ahlakiliğine atıfta bulunmaktadır. Ancak günümüzde dinde marjinallik anlamını muhtevi bir kullanımı vardır. Dolayısıyla bugünün dili ve gündelik yaşam içinde bu kavramların hayatiyet kazanması için müslümanların iyi temsilleri kadar kavramlar dünyamızı yeniden inşa etmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Yani varoluşumuzun dilini kurmalıyız.