0

Bütün dinler ilk doğduğunda onu güçsüzler, güçlenince de zenginler ve güçlüler sahiplenir.

Toplumun tutunamayan, yaranamayan, hor görülen, itilip kakılan kesimi önce inanır o dine.

Sadece bu tarihi doğrudan hareket edilse bile Marxistlerin din fakirleri sindirmek ve sömürüyü meşrulaştırmak için uydurulmuş bir "uyuşturucu"dur mealindeki söyleminin yanlış olduğunu gösterir.

Aksine bütün dinlerin sömürülenin, ezilenin ve fakirin yanında olduğu sonucu çıkar buradan.

Çünkü hiçbir din ilke ve çıkış bakımından fakirin ezilmesini savunmaz zalimi ve sömürgeciyi korumaz.

Bunun için bütün dinleri önce garipler sahiplenmiştir.

Ancak daha sonra toplumda bir güce dönüşen dini suiistimal eden ve kendi sömürü düzeni için araçsallaştıranlar çıkmıştır hep.

Mesela Hıristiyanlık doğduğunda onu mazlum insanlar sahiplendi. Romalıların pagan dini Hıristiyanlığın yayılmasını engellemeye çalıştı.

Dikkat edilirse ilk dönemde inşa edilen kiliseler ya yer altındadır ya da dağ başındadır. İlk doğduğu ve yayıldığı yer olan Anadolu'da böyle olan mabetler siyasal ve kültürel olarak egemen olduğu Avrupa kıtasında tam tersi devasa katedrallere dönüştü.

Dindarlar fakirken etik ön plandadır, zenginleştikçe estetik ön plana çıkar. Dindarların zenginleşmesi çoğu zaman devlet yönetimiyle ilişkisine paralel ilerlemiştir.

Din devlette temsil edildikçe devleti yönetenlerin yanlışları dine mal edilir. Bu her zaman böyledir. Daha da kötüsü devlet otoritesi bir süre sonra din otoritesiyle özdeş hale gelir.

Katolik kilisesibunun en iyi örneğidir. Din adamları aynı zamanda devlet otoritesini de elinde bulundurunca yönetenlerin yanlışları devlet aygıtına değil onu din adına yöneten kişilerden dolayı dine mal edildi.

Böylece dinden uzaklaşma ve din karşıtı tezler geliştirme dönemi başlar. Bu aslında devlet otoritesine karşı çıkıştır. Ancak din ile özdeşleşen ve özgürlükçü olmayan otoriter devlet yönetimi ile mücadele etmek neredeyse imkansızlaşır. Bunun için ilk olarak din hedef seçilir ezilen sınıflar tarafından. Dinin "uyuşturucu/afyon" olarak nitelendirilmesinin temelinde bu durum yatar.

Böylece din/Tanrı merkezli varlık, evren, bilim, devlet, ahlak ve medeniyet anlayışı yerine "bilim ve akıl" temelli bir arayış başlamış oldu.

Yaratıcıya hayatta yer vermemek diye özetleyeceğimiz sekülerlik ile dinin mücadelesidir bu. Bu seküler hayat anlayışı sonucunda bu gün dünyada tek amacı "ilerlemek ve kazanmak" olan anlayış hakimdir. Ve bu da mutlak bir doğru diye anlatılan bir efsanedir artık.

Peki, İslam dünyasında durum nedir? Yani Müslümanlar hayatlarını düzenlerken "insan" merkezli sekülerliği mi yoksa "yaratıcı" merkezli dindarlığı mı benimsemişler?

Örneğin, bilim yaparken, sanat yaparken, ticaret yaparken vs. hangi anlayışla hareket etmektedir?

Kentlerini inşa ederken, mimarisini, yaşam alanlarını belirlerken seküler mi davranıyor yoksa dini mi davranıyor?

Öyle görünüyor ki bu gün Müslümanların yaşam alanı ile ilgili Batılı seküler yaşam tarzından çok farklı bir medeniyet vizyonları yoktur. Bir Müslüman da bilim denince, sanat denince, politika veya hukuk denince bir sekülerden farklı düşünmemektedir.

Oysa Müslüman ile Müslüman olmayan arasındaki fark burada olması gerekir zaten. Ama Müslüman milletler de topyekün yaşam alanlarını belirlerken dünyevi ve fiziksel ihtiyaçları düşünerek belirlemektedirler.

Çünkü eğer siz değerden çok üretim merkezli düşünüyorsanız sekülerleşmeniz kaçınılmazdır.

Yaratıcı merkezli medeniyet ve toplum tasarımında para politikalarından, üretime, eğitimden, kültür ve bilim politikalarına kadar her alanda yaratıcının hatırı düşünülmelidir.

Aksi durumda her şeyi "piyasa" belirler ve siz de piyasa şartlarına uyum sağlamak için mücadele eder durursunuz. Giderek üretilmiş bu yapay "piyasa"yı zorunlu bir doğa gibi algılarsınız.

Piyasa modern dönem insanının en büyük putudur. Giyim tarzınızı etkiler, ticaretinizi etkiler, tevekkülü etkiler vs.

Böyle bir uygarlık anlayışında artık "etik" değil "estetik" yaşam tarzı daha baskındır. Çünkü gösteriş, reklam, beğendirme ve özendirme "piyasa"nın dayattığı bir şeydir zaten.

Çünkü din etiğe/ahlaka dayalı bir yaşam tarzını tavsiye ederken, sekülerlik estetiği ve gösterişe dayalı yaşam tarzını dayatır.

Müslümanların bu yıkıcı seküler yaşam tarzına sempatiyle yaklaşmalarını kolaylaştıran iki şey vardır:

Birincisibu modern devlet sistemleri ve küresel sermayelerle mücadele edecek enerjilerinin olmaması nedeniyle yaşam tarzlarını seküler yaşam tarzına uygun dizayn etmeleri.

İkinciside mezhep ve meşrep milliyetçiliğine dayalı çatışmaların ve çekişmelerin sıradan halkı dinden uzaklaştırması ve sekülerliğe yaklaştırması.

Dinin ve değerlerin yeryüzünden silinmesini engellemenin tek yolu devlet politikaları olarak alternatif bilim, sanat, kültür, mimari ve ekonomi politikaları geliştirerek Kapitalizmin kasıtlı olarak ürettiği yaşam tarzının kaçınılmaz tek yaşam tarzı olmadığı mesajını vermektir.