Asırlardır İslam dünyasının yaşadığı her yenilgi, her geri kalmışlık ve her toplumsal çöküş için kolay bir cümle kuruldu:

"Bu Allah'ın kaderidir." Oysa bu söylem, çoğu zaman kader inancını anlamaktan çok, sorumluluktan kaçmanın bahanesi hâline getirildi. Tarih boyunca despotik yönetimler, zulümlerini meşrulaştırmak; halk ise tembelliğini ve ihmalkârlığını örtmek için kaderi yanlış yorumladı. Böylece Kelâmî Cebriyye anlayışı, iradeyi felç eden bir zincire dönüştürüldü.

Hâlbuki Kur'an-ı Kerim, insanı iradesiz bir varlık olarak değil; yaptığı her tercihten sorumlu tutulan bir kul olarak tanımlar.

Yüce Allah şöyle buyurur:

"Bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez." (Ra'd, 13/11)
Bu ilahi kanun, medeniyetlerin yükseliş ve çöküşünün en açık özetidir. Eğer bir toplum adaleti terk eder, ilmi küçümser, ehliyeti yok sayar, istişareyi bırakır ve ahlaki değerlerini kaybederse; bunun sonucunda yaşadığı çöküşü "kader" diyerek açıklayamaz. Çünkü Allah'ın koyduğu Sünnetullah bunu gerektirir.

Kur'an bir başka ayette şöyle buyurur:

"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu da affeder." (Şûrâ, 42/30)

Bu ayet, ümmetin içine düştüğü sıkıntıların önemli bir kısmının kendi ihmallerinin sonucu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yusuf el-Karadâvî da kader anlayışını tam bu noktada yeniden hatırlatır. Ona göre insan muhtardır; yani tercih yapma özgürlüğüne sahiptir. Aynı zamanda mesuldür; yani yaptığı tercihlerden Allah'ın huzurunda hesap verecektir. Bu anlayış, Kur'an'ın ruhuna uygundur. Çünkü Allah, insanı iradesiz bir kukla olarak değil, yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Güçlü mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Sana fayda verecek şeylere gayret et,

Allah'tan yardım iste ve acizlik gösterme." (Müslim)

Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur:

"Önce deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et." (Tirmizî)

İşte gerçek tevekkül budur. Tedbiri terk edip sonucu kadere yüklemek tevekkül değil, ihmalin adını değiştirmektir.

Bugün İslam coğrafyasında yaşanan adaletsizlikleri, yoksulluğu, cehaleti, bilimden uzaklaşmayı ve parçalanmışlığı yalnızca "kader" diyerek açıklamak; Kur'an'ın sorumluluk anlayışını görmezden gelmektir. Allah'ın sünneti değişmez.

Adalet terk edilirse zulüm büyür. Şûra terk edilirse istibdat hâkim olur. İlim terk edilirse cehalet egemen olur. Çalışma bırakılırsa fakirlik kaçınılmaz olur.

Kur'an şöyle buyurur:

"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 53/39)

Artık kaderi suçlamayı bırakmalıyız. Çünkü kader, tembelliğin mazereti değildir. Kader, sorumluluk bilinciyle hareket edenlerin Allah'a teslimiyetidir. Bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak; adaleti hâkim kılmalı, liyakati esas almalı, ilmi yeniden baş tacı etmeli, ahlakı ihya etmeli ve Allah'ın değişmeyen sünnetine sarılmalıyız.

Unutmayalım ki kader bizi geri bırakmadı; bizi geri bırakan, Allah'ın koyduğu ilahi kanunları ihmal etmemizdir. Zira

Allah'ın vaadi açıktır: "Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez." (Ra'd, 13/11)